Translate

12 Haziran 2017 Pazartesi

Gargar(a) ve Kaşkalar





GARGAR(A) 
- İda (Kaz) Dağı'nın doruklarından (Koca Kaya)
- Truva yakınlarında bir kent
- Kaşkalar

Eskiden İda denilen Kaz Dağları'nın bir tepesi Gargar diye anılır, ayrıca Homer, Zeus'un yurdu sayılan Truva ülkesindeki GARGARA adında bir ilden söz etmektedir.





" Truva kenti yakınlarında GARGAR adında bir kentin olduğuyla ilgili bilgi vardır. GARGAR adı ve onun KARKAR söyleyiş biçimi Türk uluslarının özel adlarında çok sık görülmektedir. Bu sözcük, dağ ve ırmak adı olarak Azerbaycan ve Kazakistan'da, eski Kimak Türklerinin KARKARHAN ili gibi il adı olarak Orta Asya'da görülür. Ayrıca, boy adı olarak Türkmenistan'daki Ersarı ve Kafkasya'daki Alban Türklerinin GARGAR boylarında, kişi adı olarak Kırgız Türklerinin Manas kahramanlık öyküsündeki KARKAR adlı öyküsel kişilikte görülmektedir.


10.yy - 16.yüzyıllar arası dönemde yaşayan tarihçiler GARGAR boyunun Kırgız KAŞKA* Türkleriyle aynı kökenli olduğunu ve Kırgız töresiyle yaşadığını, Manas ilinin KARKAR adında bir hanı olduğunu ve GARGARların Türk kökenli olduklarını gösteren öteki bilgileri de vermektedirler.


Strabon'un Anadolu'nun doğusuna yerleştirdiği GARGAR boyunun da aynı ulustan, başka bir deyimle Avrupa Türklerinden olduğu hiç bir kuşku doğurmamaktadır. Strabon, GARGARlar ile Türkiye'nin Orta Karadeniz Bölgesindeki Samsum ilinde bulunan, eskiden THEMİSKİR (Temiskira) ve bugün TERME denilen ova arasında bağ kurmaktadır. Onun yazdığına göre, GARGARlar Meotida Gölü (Azak Denizi) kıyılarına THEMİSKİR ovasından gelmişler ve orada Traklarla birlik olarak Amazonlara karşı savaşmışlardır.


Virgil ise THEMİSKİR ovasının Amazonların yurdu olduğunu yazmıştır. Günümüzde olduğu gibi Pontus döneminde de THEMİSKİR (TERME) ovası verimliydi. Eski kaynaklarda "verimli toprak", İtalyancada "yağlı toprak" anlamlarına gelen TERRAMAR sözcüğüyle kıyaslanınca, THEMİSKİR yer adının eski Türkçe olduğu açıkça görülmektedir.


"Besili, yağlı" anlamlarına gelen eski Türkçede ve Uygur Türkçesinde semiz, "ova, çöl, tarla" anlamlarına gelen Türkçede KIRA ve güncel Türkçede KIR sözcükleri vardır. Semiz ve KIRA sözcükleri birlikte "verimli ova, tarla" anlamına gelen TEMİSKİRA yer adını oluşturmaktadır.


Görüldüğü gibi, eski tarihçilerin anadolu'da gösterdiği, ancak bugünün Batılı dil bilimcilerince kökeni belirlenemeyen ovanın adı THEMİSKİR, Türk dillerinde "yağlı toprak", başka bir deyimle "verimli toprak" anlamını taşımaktadır. Bu çözümleme, eskiden orada yaşayan boyların TÜRK KÖKENLİ olduğunu göstermektedir. Bu boylardan biri de eskiden THEMİSKİR (TEMİSKİRA) günümüzde TERME diye anılan ovada yaşamış GARGAR toplumudur. (...)


İtalya’nın eski özel adlarındaki Türkçe kökenli ögelerin özellikle ilgi çekici olanları Kimmer (Cimmerium) ve GARGARYA yer adlarıdır. Eskiden İtalya’nın güneyinde GARGARYA adında bir kentin varlığı ancak, Truva ülkesindeki “GARGAR” kenti adını Truvalıların İtalya’ya getirmesiyle açıklanabilir. Eski Truva kenti yakınlarında GARGAR adlı bir kentin bulunması ve Anadolu’da GARGAR adlı bir ulusun yaşamış olmasıyla ilgili Strabon’nun verdiği bilgiler bu göçü kanıtlamaktadır. (...)



Prof.Dr.Çingiz Garaşarlı
Truvalılar ve Etrüskler Türk İdiler
Kömen Yayınları,2015
"The Turkic Civilization Lost in the Mediterranean Basin"








 KAŞKALAR 


"Hitit Devleti’nin son dönemlerinde doğu sınırları yakınlarındaki bir Kaška kenti olan Pahhuwa’da, Mita isimli bir isyancının ortaya çıktığı görülmektedir. Bu kişi, Anadolu’yu istila etmeye çalışan Asurluların kaynaklarında Muškili Mita olarak geçmektedir. Muški isminde geçen šk etimolojik bağlantısı akla Kaška’yı getirmektedir. Bu neticede Kaškaların Hitit Devleti’nin son bulmasıyla birlikte Muški yerleşim alanları olan Orta Anadolu’ya kadar yayıldıkları düşünülebilir. Ayrıca Mita ismi Hitit Devleti’nin çökmesinin ardından birkaç yüzyıl sonra bölgede merkezi bir devlet kurmayı başarmış Friglerin mitolojik kralı Midas’ı da akla getirmektedir...." [Serkan Demirel, Öğretim Görevlisi, Karadeniz Teknik Üniversitesi, Akademik Bakış, Cilt 6 Sayı 12, Yaz 2013]


* Burada bahsedilen "Muşkili Mita" nın "Friglerin Midası" olabileceği; Gordion'daki (G/Kördüğüm) kurgan buluntularıyla da destekleyebiliriz. Pazırık kurganıyla benzerlik gösteren Gordion'da NON-PHRYGIAN (Frig olmayan) dedikleri KİMMERİAN buluntuları vardır (atlı gömü, yazıt gibi). Bu bize aynı zamanda, KİMMER ve SAKA (İSKİT) lara ait buluntuların aynı uslübe sahip olduğunu da gösterir. Friglerin Anatanrıçası Kibele heykeli olarak tanımlanan heykelde 'tanrıça' bir elinde kuş tutarken diğer elinde kupa vardır, tıpkı Türk Taşbabaları gibi... Sonuçta, ikisi de Proto-TÜRK'tür. Türklerin ataları, Anadolu'yu istila eden diğer (yerli olan Hattiler/Khattiler yerine istilacı Hititleri öne çıkarmaları gibi!..) halklarla içiçe yaşamıştır. Bize bugün bile yabancı olmayan, ama "Greklere" ve "Romalılara" yabancı olan, yani onlara ait olmayan kültür ve geleneği sadece TÜRKLER devam ettirmiştir. Tıpkı Etrüsklerden Romalılara-Greklere geçen Vesta/Hestia kültünün, Türklerdeki Alevi-Bektaşi-Ocak-Od-Ana geleneğinde devam etmesi gibi... - SB 






"Hitit yazıtlarında geçen KAŞKAlar, Samsun civarında yaşamış İSKİT (SAKA TÜRKLERİ) boylarından olan XALUBlardır . (diğer adları HALUB, GARGAR, TİBAREN, ALAZAN). Ve EXCALİBUR kelimesi buradan türetilmiştir." [Elşad Alili-Bakü] 


* EXCALİBUR -XALUB = "Arthur ve Excalibur Efsanesi" TÜRK izi taşır, "Hint-Avrupa" değil.... - SB





"Vardılar hayvanların anası, kaynağı bol İda'ya
Gargaron'daydı Zeus'un tapınağı, kokulu sunağı"
Homeros, İlyada 8:45 





info from wiki : "Gargara (Ancient Greek: Γάργαρα) was an ancient Greek city on the southern coast of the Troad region of Anatolia." is BULLSHIT! GARGAR was a Turkish city; lives still as Turkish Tribes, not the other way around!..- SB








***



Tarih Yazmak, Batı Tarih Yazıcılığı, 
Eski Anadolu Tarihi ve Arkeolojisi ve Türkiye'de Durum


Cornelius Tacitus, Augustus'un Antonius'u bozguna uğrattığı Actium savaşından sonra barışın tesisi için ile de iktidarın tek bir kişinin elinde toplanması gereği anlaşıldığında, büyük devlet adamlarının kamu işlerine olan ilgisizliklerine ve insanların yaltakçıları veya efendilerine duydukları nefret yüzünden gerçek tarih yazıcılığının büyük yaralar aldığından ve bir taraftan düşmanlık, diğer taraftan ise körü körüne kulluk duygusundan ötürü insanların tarihi olayları artık geleceğe aktarma gereğini duymadıklarından yakınır.


Unutmayalım ki, tarih sadece geçmiş olaylar demek değildir. Tarih aynı zamanda içinde yaşadığımız andır. Tarih geleceği sezinlememize de yardımcı olur. Tacitus'un belirttiği idarenin tek bir diktatörün elinde kalmış olmasının yerini bugün başka şeyler almıştır ki, o da en başta Türkiye'nin aktüaliteler ve fantazi haberlerle gününü gün etmesi ve içinde yaşadığı anı tam olarak algılayamamasıdır. Bugünü anlayamayan insan ise bir, kör yaşıyor demektir, ikincisi ise geleceğine yön vermeyecektir.


Konuşma konusu olarak tarih yazıcılığını ve felsefesini seçmemin nedeni, bir çok edebiyat bilimi gibi bütünüyle Batı'da doğmuş, gelişmiş ve "üniversel" hale gelmiş tarih yazıcılığı ve arkeolojinin Türkiye dahi, Avrupa dışında kalan ülkelerde ne derece uyarlanabileceğini açıklamak güya "gerçeği araştırmak" (historia) diye algılanan bu bilim dalının neye ve kime hizmet ettiğini ana hatlarıyla göstermektir. 


Peşinen belirteyim, Batı tarih felsefesinin temelinde Türkiye'ya tamamen yabancı olan Judeo-Hıristiyan teolojisi yatar! Ve en önemlisi, Batı tarih yazıcılığı "Gerçeği gün ışığına çıkarabilmek için yanılmayı göze almak gerekir" ilkesinden hareket eder. (G.Thompson, eski Yunan Toplumu Üzerine İncelemeler. Tarih Öncesi Ege" çev.C.Üster,2007). Mutlak gerçeğe asla ulaşılamayacağı bilindiğine göre, o zaman demek ki insanlar yanlışları peşinen kabul etmişlerdir ve bu da fiksistlikten başka bir şey değildir!


İlk bakışta Batı'nın attığı bir iftira gibi gelse bile, itiraf etmeliyiz ki eski ve modern Doğu'da klasik anlamda tarih hafızası ve yazıcılığı yoktur. Orada tarih efsanelere bürünmüş "veka-i nüvus"tan başka bir şey değildir. Sözüm ona "eskiden tarih zamanında" cereyan etmiş olaylar, yer ve zaman göstermeden anlatılır.


Prof.Dr.Ahmet Ünal
Çukurova Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
Haizran 2010 "Eski Anadolu Tarihi ve Arkeolojisi ve Türkiye'deki Durum" konferans konuşması







300 Spartalı dedikleri, 300 İskit olmasın?







Ya bu 300'ler, Sparta ile yapılan barış anlaşması sonucunda, köle olarak satılan İskitler ise?...
MÖ.480'lerde köle olarak satın alınan 300 İskit Atina'da polislik görevine getirilmiştir. 






"İlk olarak, bu dönem boyunca Peiraeus'u güçlendirdik. İkincisi, kuzeyde uzun duvarı inşa ettik. Sonra mevcut olan eski filoyu ki, kıymetli trireme (MÖ.500 lerde Hellenler tarafından yapılmış bir çeşit kadırga-SB) ile Pers ve barbarlarını yenerek bağımsızlığını kazandığımız Greece (orjinalinde Ellen ya da Atina olmalı, çünkü o dönemde henüz Yunanistan kelimesi kullanılmıyordu.-SB), yüz adet yenileri ile değiştirilmiştir. Ve şuan, ilk kaydodulan, üç yüz süvari ve üç yüz İskit okçusu satın alındı. Bunlar Atina'nın Sparta ile yaptığı barıştan kazanılan faydalardı, bu sebeple Atina demokrasisine güç kazandırdı."





300; önemli bir rakam... 
Spartalıların yanında savaşan İskitler vardı ki esir olarak verdiler. "300 Spartalı" kavramının yanlış olduğunu düşünüyorum. Rakam olarak 300 İskit, 300 Spartalı olmuş Hollywood'ta  ;)
SB.



*


Andocides, On the Peace with Sparta:

"To begin with, we fortified Peiraeus in the course of this period1: secondly, we built the Long Wall to the north: then the existing fleet of old, unseaworthy triremes with which we had won Greece her independence by defeating the king of Persia and his barbarians—these existing vessels were replaced by a hundred new ones: and it was at this time that we first enrolled three hundred cavalry and purchased three hundred Scythian archers. Such were the benefits which Athens derived from the peace with Sparta, such the strength which was added thereby to the Athenian democracy."




Scythian slaves, owned by the state and used as city police in Athens.
and Centaurs are the mythological expression of Scythian Turks.
If the Centaurs were barbarians, how did they educate the others? ;)
The meaning of Barbar was "non greek language speaking"!
SB.




ilgili:










Aşil ve Ajax Truva Savaşı'nda Mola Veriyor....





Achilles (Aşil) ve Ajax
Truva savaşında ara verdiklerinde "Zarlı Masa Oyunu" oynarlar.


Animatör Steve K. Simons ile Sonya Nevin'in 2007'de başlattıkları bir çalışma:
Oyun da olsa kaybetmeyi kimse sevmiyor :D




Ajax Telamon'un oğlu ve de Priam'ın kızkardeşi Hesione'nin Telamon'dan olma oğlu Teucer'un kardeşidir. Bazı kaynaklarda ise Ajax'ın Hesione'nin oğlu olduğu böylece Hektor'un onu öldürmekten kaçındığı yazar. Hektor ona kılıcını verirken, Ajax'ta ona kemerini verir. Aşil, Hektor'un cesedini de bu kemerle bağlayıp arabanın arkasından sürükler. Ajax ise Hektor'un kılıcıyla intihar eder. Kardeşini koruyamadığı için de Telamon Teucer'ı sürer. O da Kıbrıs'a gelip Salamis şehrini kurar. Onun soyundan gelenler de Mersin'deki Olba şehrini kurmuştur. Ve asıl kahraman, istilaya gelen Aşil değil, vatanını koruyan Hektor'dur. (Bu arada Troyalılar kendilerine Teucer der. TÜRKER gibi ;) )

SB


Sümer/Ur kraliyet kurganında bulunan zar (şimdilik) en eski zardır. (MÖ 3bin-(British müzesindedir)





Amphora'dan detay; Ajax'ın elbisesi (MÖ 525-520)

Selçuklu 12.yy
Panelden bir parça - Kılıçarslan Sarayı (?)
Victoria and Albert müzesinde

Uygur Türkleri

AVŞAR - 1600
Afsharids are Turkish people, and was Turkish Empire in İran
They are one of  the 24 tribes of Oghuz Turks.
They are not Persians!

Beycesultan - Denizli MÖ 2bin

Orta Asya Türklerin den modern bir çizim

Türkmenistan

Sibirya - MÖ 1000


Yani, bu Ajax-Aşil amphorasını yapan sanatçı ya Türk, 
ya da Türk kültürünün etkisinde kalmış bir "Hellenli",
çünkü hiçbir "Grek" ya da "Latin" bu tamgayı taşımamıştır! ...





ilgili:









Büyük İskender Tarzı - Sakal Traşı






"Eril saygınlığının yüzünü ve batı uygarlığının rotasını kim değiştirdi? Büyük İskender. Mısır'ı ve Pers'i fethederek kendisini ve Yunanca konuşan takipçilerini bilinen dünyanın efendileri yaptı. Ancak bir görünüş biçimini seçmişti, portre, heykel ve paralarda genç, temiz ve traşlı tasviri seçti ki, Yunan geleneğinde kadınsı olarak algılanıyor ve kötüleniyordu. Neden böyle yaptı peki? Dahası, neden saygın Yunan ve Romalı erkekler onu hevesle, önlerindeki 400 yıl boyunca taklit etti? Bunun cevabı, kendisini bir yarı tanrı olarak görmesinde yatıyor ve o şekilde görünmeyi diledi. Onun zamanında Aşil ve Herkül gibi efsanevi kahramanları sanatçılar sakalsız ve genç olarak tasvir ediyordu. Sakal traşı oldu ve takipçilerini de aynı şeyi yapmaları için teşvik etti. O çok ikna edici olabiliyordu. Klasik dönemlerde, seçkin erkekler - ya da bu büyük onurlu kişiye imrenenler - İskender tarzıyla, kendilerini kahraman görüyorlardı. Bu bir moda eğilimi değildi, bu bir güç sembolüydü."

(alttaki kitabın aşağı-yukarı çevirisidir-SB)


Her ikisi de Heykeltraş Lysippos'tan (MÖ.4.yy)
Sakallı - Herkül - Perge / Roma dönemi kopyası (sakalsız Herkül için bknz.)
Sakalsız - Büyük İskender / (MÖ 4.yy)





"All of these dimensions can be in the example of Alexander the Great , who changed the course of Western civilization and also the face of masculine respectability. By conquering Egypt and Persia, alexander made himself and his fellow Greek-speakers masters of the known world. Yet he chose a look- portaraits, statues, and coins depict him as youthful and clean- shaven - that was widely disparaged in greek tradition as unmanly. Why would he do so? More to the point, why did respectable greek and roman men enthusiastically emulate him for the next four hundred years? the answer is thathe viewed himself as a demigod and wished to look the part. Because the artist of his day depicted mythic heroes like Achilles and Herackles as eternally youthful and beardless, he shaved himself and encouraged his followers to do the same. he was very persuasive. In classical times, elite men - or lesser men who aspired to greater honor - adopted Alexander's style to imply something heroic in themselve. It was not a fad or fashion trend but powerful symbolism."


Of Beards and Men
The Revealing History of Facial Hair
Christopher Oldstone-Moore




(Alexander the Great is NOT a "Greek", but a Macedonian!)




(Herkül, İskitlerin atası olması dışında, görevleri bakımından Bilgimiş (Gılgamış, yanlış okunuştur) ile özdeştir. - SB)





BUNA GÖRE;
SAKALSIZ OLMAK, 
YARI TANRI-KAHRAMAN OLMAK DEMEK. ;)












...als Tukiu oder Tukue. Wir erfahren dass sie als nomaden in filzzelten wohnen, von viehzucht und jagd leben, die haare lang hangend tragen... aber shon zum jahre 552 finde ich bei Agathias, die Türken erwahnt, die 'wie die Avaren langes ungeplegtes Haar tragen'... 



Khan of the Turks:
The Khan wore a green satin robe; his hair which was ten feet long was free: a band of white silk was wound round his forehead hanging down behind. ... with plaited hair. 













11 Haziran 2017 Pazar

Truva Savaşı'nın sebebi gerçekten de Helen'in kaçırılışı mı?







Truva savaşının Paris'in Hellas'a gitmesi ve Helen'i kaçırmasıyla başladığını anlattılar bize hep. "Namus Savaşı" dediler, Truvalılar haksızdı dediler. Ama biliyorduk ki, bu bir güç savaşıydı, ticaret yolunu ele geçirme savaşıydı, yani sömürgeci bir bilinç yatıyordu altında. Peki, bu Dares'in yazdığı kitap gerçekten varsa? Ve de yazdığı gibi olduysa? O zaman Öç almak ve Namus Savaşı vermek Truvalıların hakkıydı. Çünkü, ilk kanı Akhalar dökmüş, Truva kralı Laomedon'u öldürmüş, Truvalıları küçük düşürmüş, yağmalamış ve Laomedon'un kızını kaçırmışlardı!....


Çevirisini yaptığım kitabın Paris'e kadarki bölümün özeti: Jason ve Argonotlar Altın Post (Altınpost Sumer geleneğidir, gücü ve bilgiyi temsil eder) için yola çıktıklarında Truva'ya gelirler, ama Truva kralı onların kıyıya ayak basmalarını istemez ve kovar. Bu davranıştan hoşlanmayan Herkül adamlarını toplar ve Truva'ya saldırır. Priam'ın babası Laodemon'u öldürürler ve kızkardeşi Hesione'yi de savaş ganimeti olarak Telamon'a verirler. Priam kızkardeşini geri vermeleri için diplomatik yollara başvurur, sonuç alamaz, Truva'nın onurunu korumak için savaş kaçınılmazdır. 




Truva Kralı Laomedon (Priam'ın babası) /Herkül Şehre saldırır ve Laomedon'u öldürür.
Aphaia Tapınağı - MÖ 490-480 
Glyptothek Müzesi - Münih




Truva'nın Düşüşü Tarihi - Frigyalı Dares 
"Dares the Phyrgian - History of the Fall of Troy " 
İngilizce çevirisi: R.M.Frazer (Jr) 
Türkçe çevirisi: Semra Bayraktar



Truva'nın Düşüşü Tarihi - Frigyalı Dares:
İlk elden olan kısa bir eser. İlyada'da Truva'da yaşayan Hephaestus rahibi olarak geçiyor. Kalan parça muhtemelen erken 6.yy Roma döneminden. Aelian, eski bir Yunan versiyonunu onaylıyor: "Frigyalı Dares, bilgime göre Homer'den önce yaşadığı söyleniyor ve İlyada'da bahsediliyor." 

[MEKTUP]

Cornelius Nepos, Sallustius Crispus'a selam gönderiyor.

Atina'da yoğun bir şekilde eğitim görürken Frigyalı Dares'in Yunanlılar ile Truvalılar hakkında yazdıklarını buldum. Başlığında da belirttiği gibi bu tarihi Dares yazmıştır. Onu elde etmekten çok memnun oldum ve hemen Latince bir çeviri yaptım, hiçbir şey eklemedin, hiçbir şey atlamadım ve hiç bir yorumda bulunmadım.Yunan orjinalinden basitçe sözcük sözcük tercüme ettim. Böylece okuyucularım tam olarak bu yazılanları kendilerini yargılayacak, ister Frigyalı Dares olsun, ister Homer olsun, hangisi doğrusunu yazmış. Yunanlıların Truva'ya saldırdığı sırada yaşayan ve savaşan Dares mi? Yoksa, savaş bittikten sonra çok sonra doğmuş Homer mi? Atinalılar bu konuyu değerlendirdiklerinde, Homer'i ölümlülerle tanrıların savaşını tarif ederken delirmiş buldular. Bu kadar yeter, şimdi söz verdiklerime dönelim.

[1] 
Peloponnese'de hüküm süren Kral Pelias (1), Aeson'un kardeşi, Aeson'da Jason'un babası. Jason cesareti ve iyiliği ile biliniyordu. Oradaki herkesi kişisel arkadaşı olarak görüyordu bu nedenle de herkes onu seviyordu.

Kral Pelias, Jason'ın herkesin gözünde popüler olduğunu görünce, bazılarının kendisine zarar vermesinden veya krallığından sürmelerinden korktu. Bu durumda, Jason'a Colchis'de onun kahramanlığına layık bir şey olduğunu söyledi: bir koçun altın postu. Eğer Jason onu getirebilirse, ona krallığının kontrolünü verecekti.

Bunu duyan Jason, erkeklerin en cesuru, dünyayı görmek arzusundan beri, Colchis'ten altın postu getirerek şanına şan katmak umuduyla, krala gitmek istediğini söyledi. Ancak bununla birlikte malzemelere ve yoldaşlara ihtiyacı vardı.

Kral Pelias zanaatkar mimar Argus'a gelmesini emretti ve Jason'un spesifikasyonlarına göre yapabileceği en güzel gemiyi inşa etmesini söyledi. Dolayısıyla *Hellas'ta söylentiler dolaşmaya başladı; Bir gemi inşa ediyorlardı ve Jason altın postu getirmek için Colchis'e gidecekti. Arkadaşlar ve tanıdıklar onunla birlikte gitmeye söz verdi. Jason onlara minnettardı ve onlara yelken açmaya hazır olmalarını söyledi. Gemi bitip de yelken açmak için vakit geldiğinde onlara bir not gönderdi; onunla gitmeye söz verenler hemen Argo adı verilen gemide toplandı.

Kral Pelias, gerekli malzemelerin siparişini verip istiflenmesini söyledikten sonra Jason'a ve cesaretlerini gösterip onunla birlikte gidenlere öğüt verdi. Yapmalılar, dedi, görevlerini yerine getirmeliler, çünkü bu yolculuk şüphesiz ki Hellas'ı ve kendilerini yüceltecekti.

(Burada Jason'la beraber olanları anlatmak bizim işimiz değildir. Herhangi birisi bunu bilmek istiyorsa, Argonautica'yı okumalı)(2)

[2]
Jason Frigya'ya geldiğinde, Simois Nehri limanına demirledi ve herkes kıyıya çıktı. Acil haber Kral Laomedon'a getirildi; yabancı bir gemi beklenmedik bir şekilde Simois limanına girmişti ve içinde *Hellas'tan birçok genç erkek vardı. Bunu duyan kral rahatsız oldu. Kıyıya ayak basacak olan Hellenlerin kamunun refahını tehlikeye atacağını düşünerek, Hellenler için limana sözlerini gönderdi; sınırlarından ayrılacaklardı, eğer itaat etmeyi red ederlerse onları zorla çıkaracaktı.

Laomedon'un onlara barbar bir şekilde davranışı Jason ve beraberinde gelenleri derinden üzdü, ona zarar vermemişlerdi. Bununla birlikte ona karşı gelmekten de korkuyorlardı. Savaşa hazır değillerdi ve barbarların büyük güçleri tarafından kesinlikle ezilebilirlerdi. Böylece, yeniden başlamak için, Frigya'dan ayrıldılar ve Colchis'e doğru yola çıktılar. Postu çalıp anavatanlarına geri döndüler.

[3]
Jasonla beraber Colchis'e gidenler ve Laomedon'un ona hakaretli davranışı yüzünden Herkül derin üzüntü içindeydi. Sparta'ya gitti ve Castor ile Pollux'u çağırdı, Laomedon'a karşı intikam almak için yardımlarını istedi. Yardımlarını vaat ettikleri taktirde, birçok kişi takip ederdi. Castor ve Pollux onun istediği her şeyi yapmak için söz verdi.

Onlarla birlikte yola çıktı ve Salamis'e gitti. Orada Telamon'u ziyaret etti, o ve halkının kötü muameleden dolayı çekti acı yüzünden, Truva'ya karşı yapılacak olan sefer için ona katılmasını istedi. Telamon Herakles'in istediği şeyi yapmak için hazır olduğuna dair söz verdi.

Salamis'ten Phthia'ya doğru yola çıktı. Orada Peleus'tan Truva seferine katılmasını istedi. Peleus gitmeye söz verdi.

Sonra Nestor'u ziyaret etmek için Pylos'a gitti. Nestor neden geldiğini sorduğunda, Herkül yanıtladı; intikam arayışında olduğunu ve Frigya'ya karşı orduya liderlik ettiğini söyledi. Nestor ona övgüde bulundu ve yardım etmeye söz verdi.

Herkül herkesin desteğini aldığını bilerek gemileri hazırladı ve ordusunu topladı. Yelken açmak için doğru zaman geldiğinde, sorduğu kişilere mektup gönderdi ve onlara tam güçle gelmelerini söyledi. Onların gelmesiyle, hepsi beraber Frigya'ya doğru yelken açtı.

Sigeum'a gece vardılar. Ülkeye girmek için Herkül, Telamon ve Peleus orduya liderlik yaparken, Castor, Pollux ve Nestor'u gemileri korumaları için geride bıraktılar.

Hellen filosunun Sigeum'a yanaştığı haberi kral Laomedon'a getirildiğinde, süvarinin komutasını kendisi aldı ve kıyıya giderek düşmanlığını gösterdi.

Fakat Herkül, Truva'ya gittiğinde şehrin masum sakinlerini kuşatmaya başlamıştı. Laomedon evde olan biteni öğrenince aceleyle hemen dönmeye çalıştı. Ama Hellenler yoluna çıktı ve Herkül onu öldürdü.

Telamon, Truva'ya ilk giren kişi olma yolunda kahramanlığını kanıtladı, bu nedenle Herkül ona Kral Laomedon'un kızı Hesione'yi ödül olarak verdi.

Söylemek gereksiz ama, Laomedon'la birlikte olan herkes öldürüldü. Bu sırada Priam Frigya'daydı, babası Laomedon onu ordudan sorumlu tutmuştu. (3)

Herkül ve onunla gelenler, ülkeyi yağmaladı ve taşıyabildiklerinden fazla ganimeti gemilerine götürdüler. Sonra eve gitmeye karar verdiler. Telamon'da Hesione'yi kendisiyle birlikte götürdü.

[4]
Priam'a babasının öldürüldüğü, vatandaşlarının paramparça edildiği, ülkesinin yağmalandığı ve kızkardeşi Hesione'nin ödül savaş ödülü olarak alındığı haberi gelince, Hellenlerin Frigya'ya bu kadar çok saygısızlıkla muamele ettiklerini derin bir üzüntüyle düşündü. Eşi Hecuba ve çocukları Hector, Alexander, Deiphobus, Helenus, Troilus, Andromache, Cassandra ve Polyxena ile birlikte Truva'ya döndü.

(Cariyelerden başka oğulları da vardı, ancak yasal olarak evlendiği eşleri kraliyet soyunu iddia edebilirdi.)

Truva'ya varınca şehrin (nasıl) maksimum güçlendirileceğini gördü, daha güçlü duvarlar inşa etti. Ve yakınlarda daha fazla asker konuşlandırdı. Truva, babası Laomedon'un hükümdarlığındaki gibi, hazırlıksızlık yüzünden, bir daha düşmemeliydi.

Ayrıca bir saray inşa etti ve Jüpiter'e bir sunak ve heykel ile kutsadı; Hector'u Paeonia'ya gönderdi; ve Truva'nın kapıların inşa etti - Antenorean, Dardanian, İlian, Scaean, Tymbraean ve Truva.

Truva'nın güvende olduğunu görünce, babasının çektiği acıların intikamını almak için doğru zaman gelene dek bekledi. Sonra Antenor'u çağırdı ve ona elçi olarak Hellas'a gitmesini dilediğini söyledi. Yunan ordusu, dedi, babası Laomedon'u öldürerek ve Hesione'yi götürerek ona büyük yanlış yapmıştı. Buna rağmen, sadece Hesione iade edilirse, şikayet etmeyi bırakırdı.

[5]
Priam'ın emrine uyarak Antenor bir gemiye bindi ve Peleus'u ziyaret etmek için Magnesia'ya gitti. Peleus onu üç gün boyunca misafirperver bir şekilde ağırladı ve dördüncü gün neden gelmiş olduğunu sordu. Antenor, Priam'ın talimatlarını takip ederek, Hellenlerin Hesione'yi geri vermelilerini talep etmeye geldiğini, söyledi. Peleus bunu duyunca derinden üzüldü, ve gördüğü kadarıyla bu onun çıkarlarına dokunan bir konuydu. (4) Antenor'a sınırlarının dışına çıkmasını emretti.

Antenor herhangi bir geçikme olmadan gemisine bindi ve Boeotia'ya doğru yelken açarken Salamis adasına geldi. Orada, Priam'ın kızkardeşi Hesione'yi geri vermesi için Telamon'u ikna etmeye çalıştı. Kraliyet soyundan bir kızı hizmetkar olarak tutmak doğru değil, dedi. Telamon Priam'a karşı hiçbir yanlı şyapmadığını söyledi. Savaş ödülü olarak almıştı, onu geri vermeyi redetti ve Antenor'a adasından ayrılmasını emretti.

Antenor gemisine bindikten sonra Achaea'ya gitti. Orada Castor ve Pollux'a götürüldü. Onları, Priam'ın kızkardeşi Hesione'yi geri vererek olayın düzeltilmesi için ikna etmeye çalıştı. Castor ve Pollux, Priam'ın acı çektiğini inkar ettiler ve Antenor'un ayrılmasını emrettiler.

Ardından Pylos'a gitti ve Nestor'a misyonun amacını anlattı. Nestor onun neden geldiğini öğrenince onu azarlamaya başladı. Bu misyonu üstlenmeye cesaret edebildi mi, diye sordu. Frigyalılar rahatsızlığı veren ilk kişilerdi.

Antenor birşey yapamadığını ve üstüne küçümsemeyle davranıldığını görünce, gemisine binip vatanına döndü. Priam'a, her birinin söylediklerini, nasıl davrandıklarını anlattı ve kralı savaşa teşvik etti.

[6]
Priam hemen oğullarını ve arkadaşlarını çağırdı - Antenor, Anchises, Aeneas, Ucalegon, Bucolion, Panthus ve Lampus - ve cariyelerinden olma oğullarını da çağırdı. Onlar gelince, Antenor'un başarısız görevini anlattı. Nasıl Hellas'a gittiğini, Laomedon'un ölümüne karşılık Hesione'nin iadesini talep ettiklerini, Hellenlerin ona nasıl küçümseyi davrandıklarını ve boş ellerle eve geri gönderdiklerini anlattı. Şimdi Priam, Hellenler onun istediği gibi davranmayı redettikleri için, suçlarının karşılığını ödemek için bir ordu gönderecekti. Onlar düşünsün artık, küçümsenmeye layık barbarlar olduklarını. Ve oğullarını çağırdı - özellikle büyük oğlu Hector'u - güçlerinin komutasını alması için.

Hektor buna yanıt verdi, babasının isteklerini yerine getireceğini söyledi, büyükbabası Laomedon'un ölümünün intikamını alacaktı, ve Hellenlerin Truvalılara yaptıkları diğer haksızlıkların. Hellenler dedi, suçlarının cezasını ödemek zorundalar. Bununla beraber, Truvalıların seferlerinin başarısız olacağından korkuyordu, çünkü Avrupa Hellenlerin yardımına gelecek bir çok savaşçı erkek yetiştirmişti. Asya'da yaşayan kendileri ise vakitlerini boşa harcamış ve gemi inşa etmemişti.

[7]
Sonra Alexander (Paris) onlara yemin etti. Bir filo inşa etmeli ve Hellas'a savaşa gitmeliydiler. Babası dilerse, bu girişimden sorumlu olurdu, düşmanı fetheder ve büyük bir ünle Hellas'tan dönerdi. Tanrıların ona yardım edeceğine dair inancı vardı, çünkü İda Dağı'nın ormanlarında avlanırken uykuya dalmış ve aşağıdaki gibi bir rüya görmüştü.

Mercury ona Juno,Venüs ve Minerva'yı getirmişti, güzelliklerine hakem olması için. Sonra Venüs ona söz verdi, eğer onu en güzeli seçerse, Hellas'ta kim en güzel kadın olarak görülüyorsa, ona evlilik için verecekti. Böylece, en sonunda, Venüs'ün sözünü duyunca, onu en güzel olarak değerlendirdi.


[8] İngilizce olarak devamı:




Homeros - İlyada 5:10

"Troyalılar arasında zengin, kusursuz biri vardı,
Hephaistos'un duacısıydı, Dares'ti adı,
iki oğlu vardı onun, Phegeus'la İdaios
yatardı elleri her türlü savaşa.
Ayrıldı sıralardan, atıldı Diomedes'in önüne bu ikisi,
onlar arabayla saldırdı. Diomedes'se yaya,
Birbirlerine doğru yürüyüp yakınlaşınca
önce Phegeus attı uzun gölgeli kargısını
geçti Tydeusoğlu'nun sol omzu üstünden kargının ucu
Sonra Tydeusoğlu saldırdı tunç kargıyla
elinden boş yere çıkmadı kargısı
göğsünden vurdu onu, iki memesi arasından
yuvarladı attı arabadan aşağı
İdaios da güzel arabasını bıraktı, atladı yere,
ölen kardeşinin yanında kalmayı gözü tutmadı.
O da kurtulamayacaktı kara ölümden, o da
Hephaistos korudu onu neyse ki
yaşlı babaları girmesin diye ağır acıya
kapladı karanlıklarla, kurtardı onu.
Ulu canlı Tydeus'un oğlu çekti götürdü atları,
verdi adamlarına, koca karınlı gemilere sürün, dedi.

Ulu canlı Troyalılar görünce Dares'in iki oğlunu,
biri kurtulmuş biri arabanın yanından ölü
hepsinin burkuldu içi, oynadı canı. "





* İngilizce çevirisinde Greece/Greeks yazıyor , lakin o dönemde ülke o adla anılmıyordu. Orjinalinde Hellas/Hellen ya da Achaen/Achaens (Akhalar) olmalı!..Yanlış çeviriler yüzünden sanki o ülke hep Greece olarak anılıyormuş gibi algılanıyor ve insanları yanlış yönlendiriyor. Ben, Greece yazan yerlere Hellas - Greeks yazan yerlere de Hellen yazdım. Yabancı dil bilmeyenlere dilerim yardımcı olmuşumdur. (Laf aramızda, benim de dilim İngilizce değildir) 

Sevgi ve saygılar. SB






ilgili:
Helen gerçekten Truva'ya gitti mi? Kitapları Homer mi yazdı?
Priamos'un Ölümü
Hektor ve Aşil (Achilles)
Andromache; Hektor'un Eşi
Automedon; Achilles'in Seyisi
Truva Savaşı'na Katılan Kavimler ve Truva'nın Türklüğü
Çintemani - Truvalıların yanında savaşan Sarpedon
Pelasglarda Türkçe Adlar (İng.)
Bora Rüzgarı, Hyperborea, Avar, Demirci, Tarkan

Bu son linke bir ekleme yapacağım : Geçtiğimiz hafta Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu'nun paylaşımı, Bora konusunda doğru yolda olduğumu gösterdi. Bor-Boz r/z değişimi.

"Daha çok Oğuz Türklerinin işlediği 'bozkurt' deyiminde boz sözü z/r dialekt farkına göre, bor sözü ile aynı anlam taşıyor, bor variantından börü yaratılmış."

V.Bitik- Ağasıoğlu
















27 Mayıs 2017 Cumartesi

İzmir - Hochepied - Levanten - Komprador





Arka fonda İzmir ve Divan'da ağırlanan 
İzmir'in Hollanda Konsolosu Daniël Jan Baron de Hochepied (1657-1723)




Hollanda ile ticaret 16.yy da Fransız bayrağı altında başlamış olup, İstanbul'un ilk Hollanda Büyükelçisi Cornelis Haga ile diplomatik ilişkilerimizin başlamasıyla, 1612 yılında kendi bayrakları altında devam etmiştir.


Babası Amsterdam'da ipek kumaşları satan bir tüccar olan ve Avusturya-Macar-Fransız karışımı bir aileden gelen Daniel Jean de Hochepied ilk kez 1678 yılında İzmir'e ayak basmıştır. Geliş sebebi de aslında hüzünle bitmiş aşkını unutmak içindir. Daha sonra İstanbul'a geçen Hochepied, Hollanda Büyükelçisi'nin kızıyla evlenir, fakat bu evliliği ailesi onaylamaz. O da ailesine rest çeker ve Osmanlı İmparatorluğu'nda kalmaya karar verir. Kurmuş olduğu güçlü ilişkiler sayesinde de 1688'de İzmir'e Konsolos olarak atanır. İyi bir iş çıkarması sebebiyle, 1704 yılında Alman kayzeri ile Macaristan kralı tarafından Baron ünvanıyla ödüllendirilir. Bugünün Gaziemir'i, o günün Seydiköy'ü Hochepied Ailesinin yaşadığı yerdir. Çocukları İzmir'de doğar, kendisi de dahil aile üyelerinin çoğu İzmir Protestan Kilisesi'nde gömülüdür. Ailenin geri kalan üyeleri ise Hollanda'ya dönmüştür. Hochepied Aile armasında "Üç Hilal" vardır.


Hochepied Aile Arması


Konsolos'un (1657-1723,İzmir) torunu Daniël Jean de Hochepied (1727-1796) 'in mezar taşı - Alsancak / Babası Daniël Alexander de Hochepied, Comte de Hochepied (1689,İzmir-1759,İzmir)'da İzmir'de Hollanda Konsolosu olarak çalışmıştır. /link
Daniël Jean de Hochepied (1727,İzmir-1796,İzmir) 'in kızı Maria De Hochepied'te Alsancak'ta gömülüdür./link
İzmir Hollanda Protestan Kilise mezarlığında yatanların listesi:
Maria De Hochepied (Dunant) 'de bunların arasında (1726-1801,İzmir)/PDF
Daha detaylı bilgi için link: Levantenler Seydiköy/Gaziemir (İng)


* * * 








Seydiköy'den Gaziemir'e


Tarihsel olarak Helenistik, Roma ve Bizans (Doğu Roma-SB) çağlarının yaşandığı tahmin edilen Gaziemir’in geçmişteki isimleriyle ilgili çeşitli bilgiler bulunuyor. Yunanlı yazar Nikov Kapapa “To Eebntikıoı” (1964) adlı kitabında yerleşimin isminin Sedikui, Sevdköi, Sewdi - Keui, Sedi - Keui, Sediccuil, Sedeauei, Cedicueil, Sedikueu, Sevedikeui, Sediköe ve Seydiköy olarak kayıtlara geçtiğini anlatır. 

Türk kayıtlarına göre ise bölge ismini Türklerin İzmir’e yerleşimi ile başlayan Aydınoğlu döneminde Gazi Umur Bey’in komutanlarından Seyd-i Mükremüddün’den alır. Emir Çaka Bey’in İzmir’i almasıyla başlayan İzmir’deki Türk yerleşimi Aydınoğulları döneminde daha da artar. Seydiköy’de bulunan ve kuruluş tarihi kesin olarak bilinmeyen Seyyid Mükremeddin Zaviyesi ve Dizdar Hasan Ağa vakfiyesi bir cami ve çeşme, buradaki ilk Türk yerleşiminin çekirdeğini oluşturur ve bunların ilki yerleşime ismini vermiştir. 

Seydiköy Türk yerleşimi ile ilgili en erken tarihli belge 1530 tarihli “tapu tahrir defteri”dir ve Seydiköy’ün Konya’dan göçmüş Yörük boyları tarafından kurulmuş olduğuna işaret eder. 

18. yüzyıldan itibaren Batı Anadolu’nun zeytin, üzüm, incir, pamuk ihracatına dayalı olarak uluslararası boyutta gelişiminin bir sonucu olarak Seydiköy, Ege Adaları kaynaklı yoğun bir Rum nüfus akınına uğradı ve 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, bir yandan İzmir’e güneyden giriş öncesinde kilit bir idari merkez olma özelliğine kavuştu, diğer yandan Türk nüfus ağırlığını kaybetti.

Seydiköy geçmişte Levanten ailelerin göz kamaştırıcı konaklarına ev sahipliği yapıyordu. Öyle ki İlhan Pınar “17. ve 19. yüzyılda Gezginler” kitabında Seydiköy’deki sayfiye evlerinin İstanbul’daki yalılarla boy ölçüşecek güzellikte olduğunu anlatır.

Bu gelişmede en önemli faktörlerden biri, tren yolu ile birlikte bu- günkü yerinde tesis edilen Gaziemir İstasyonu olmuştur. Yunan işgali sırasında yıkıma uğramış olduğu için, 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sürecinde nahiye merkezi bir süre Cumaovası’na (bugünkü Menderes) taşınmıştır. Kavala’dan mübadil olarak getirilip iskan edilen yaklaşık 2 bin 500 kişi (529 aile) Seydiköy’ün yeniden imar ve inşasında önemli rol oynadı. Bu nüfusa, 1944 başta olmak üzere, sonraki yıllarda iskân edilmiş olan Bulgaristan göçmenlerinin eklenmesiyle ilçe günümüzdeki sosyo- kültürel çehresine kavuştu.


Bizans kadar eski 

Hristos D. Hamodopoulos’un anlatımına göre, Bizans İmparatorluğunun dağılmasından yaklaşık 100 yıl önce Seydiköy den bir Türk köyü olarak bahsedilir. Seydiköy o zamanın Türk ve Rum halkı tarafından bir tarım yerleşimi ve evliyalar diyarı olarak anılır. O yıllarda Türk nüfusu çoğunluktadır. 1678 yılında Hollandalı yazar Corneille Le Brun Seydiköy’de çift minareli bir camiden bahseder. Yazar 1678 yılı 9 Ekim günü 72 kişilik bir grupla Efes’e giderken Seydiköy’e uğrar. Köy hakkındaki düşüncelerini, “Bu muhteşem köye hayran kaldım. Çok şahane bir ovada yer almış. Bu kadar güzel ve mükemmel olduğu için, İzmir deki konsolosların burada yazlık evleri bulunuyor” diye anlatır. 

İlhan Pınar yine aynı eserinde Seydiköy’den “İzmir çevresindeki yerleşimler içinde kuşku yok ki en güzeli” diye bahseder. Seydiköy gezginlerin uğramadan edemediği güzellikte bir köydü. İzmir’i ziyaret eden ünlü Fransız şair ve yazar Lamartine de Seydiköy’le ilgili olarak ”Etrafı meyve bahçeleriyle çevrili, gürül gürül sularla sulanan çok sayıdaki kır evleri yaz boyunca İngiliz, Fransız, Hollandalı, Rum, Ermeni kökenli olan İzmirli ailelere bir sığınak oluyor, huzur ve canlılık veriyor” demiştir.

Seydiköy’de Van Lennep ailesinin evinde misafir edilen ünlü şair, köyün doğal güzelliklerine de hayran kalır. Lamartine “Büyük ve güzel bir köy, dağlar arasında harika bir yerleşim. Oksijeni ve ormanı bol olması köyü mükemmel bir yerleşim yapıyor. Etrafındaki üzüm bağlarının ve çeşit çeşit ağaç türlerinin olması köyün güzelliğini artırıyor. Köyde ikamet eden Rumlar bağların işlenişi ve toprağın ekilip biçilmesi konusunda çok hassas ve titizler. Çeşitli sebzeler yetiştiriyorlar, gezdiğimiz bağların her biri İtalya’daki bağlardan üstün. Kır evlerinin büyük bir bölümü ağaçlar arasında. Etrafından dereler akıp geçiyor. Bu da evlere serinlik veriyor” diye bahseder Seydiköy'den. O tarihlerde yine Seydiköy de yaşayan bir Rum doktorun evinde misafir olan Nikoy Kapapa da kitabında, “Seydiköy o kadar güzel ki, insan eli onu mükemmel duruma getirmiş. Kadınları güler yüzlü, iyi giyimli ve çok da güzeldiler. Rum kadınları eski Yunan geleneklerini koruyor ve o dönemi andıran elbiseler giyiyorlardı" der.

Ortak kutsal değer Seydi Baba 

Seydiköy’ü gören yazarların anlatımlarına göre, Seydiköy dini bir bölgeydi. Roma ve Bizans dönemlerinde önemli bir merkez olan bölgede dini törenler yapılmaktaydı. 14’üncü yüzyıla kadar Bizanslıların yaşadığı, bu yıllardan sonra da bir Türk köyü olan, ardından İzmirli Levantenler ve Rumların yerleştiği bölgede halk kaynaşmış durumdaydı. Öyle ki Seyyid Mükerremüdin’in hatırasını taşıyan Seydi Baba’yı Türkler ve Rumlar aynı saygıyla ziyaret eder, ona ait olduğu düşünülen kabrin yanındaki çeşmenin suyundan her iki grup da şifa beklerdi. Seydi Baba’yı kendileri için de kutsal birisi olarak kabul eden Seydiköylü Rumlar, mübadele sonrası gittikleri Yunanistan’ın Selanik kentinde Seydi baba anısına bir şapel yaptırmışlardı

Gaziemir Belediyesi Kültür Danışmanı Arkeolog Ercan Çokbankir, “Geçmişten Günümüze Seydiköy Gaziemir” kitabında mübadele ile Selanik’e giden Seydiköylü Rumların da Seydiköylü Müslümanlar gibi Seydi Baba’yı ziyaret ettiklerini, mezarı başındaki çeşmeden su içip şifa bulduklarını, Seydi Baba’yı dedeleri olarak kabul ettiklerini aktarır. Seydi Baba’ya ait mimari değeri olan düzgün bir yapı günümüze ulaşmış değil. Ancak Gaziemir Belediyesi, yıllardır ziyaret edilip dualar okunan türbe ve çevresini yeniden düzenleyerek bir rekreasyon alanına çevirmiş.

Tren istasyonundan Anı Evi’ne 

İzmir’in çok sayıdaki tren istasyonu arasında ayrıcalıklı bir yere sahip olan Seydiköy Tren İstasyonu; 19. yüzyılın sonlarında yapıldı. O dönem, İzmir’de özellikle yabancı uyruklular ile kente gelen yabancılar ve levantenler, eğlenme ve dinlenme için Buca, Bornova ve Seydiköy’e geliyordu. Bu bölgeler 19. yüzyılın ilk yarısı içinde varlıklı ailelerin yazlık köşklerinin bulunduğu yerler olarak da anılıyordu. Bu banliyölerin sürekli iskân edilmesi, ancak ulaşım olanaklarının iyileştiği ve özellikle demir yolu bağlantılarının sağlandığı 1876 yılından sonra arttı. 

1876 yılı Aralık ayında işletmeye açılan Gaziemir-Seydiköy bağlantısını, Seydiköylü Fotiadis (Seydiköylü zengin Rumlar’dan) ve Purser aileleri hattın yapım masraflarını karşılayarak sağlamış, bu nedenle imtiyaz hakkını da almışlardı. 1907 yılının Ekim ayında 6 bin lira karşılığında imtiyaz hakkı, adı geçen bu kişilerden, Aydın Demiryolu Şirketi’nce devir alındı ve şirket daha sonra tamamıyla Türklerin eline geçti. Bu hat üzerindeki Seydiköy İstasyon binası da o dönem inşa edildi ve trenler buraya 1986 yılına kadar uğradı. 

Gaziemir’in tarihi değerlerinden biri olan Seydiköy Tren İstasyonu, ilçenin tarihini gün yüzüne çıkarma çalışmaları kapsamında “Anı Evi” ne çevrilmiş durumda. Tren istasyonu hala buram buram tarih kokuyor. Eski bir Seydiköy evi özelliğini taşıyan Anı Evi’nde 1925-1950 yılları arasında Seydiköy’de yaşayan bir ailenin ev hayatı da canlandırılıyor. Gelin odası, oturma odası ve mutfak bölümlerinin bulunduğu binada, dönemin kıyafetleri kadın, erkek ve çocuk maketleri üzerinde sergileniyor. Eski tabak ve mobilyalardan, tütün kırarken kullanılan lüks lambasına kadar detaylı malzemelerin bulunduğu Anı Evi’ne gelenler hem geçmişi yâd ediyor hem de Gaziemir’in tarihi ile ilgili detaylı bilgi sahibi oluyor. Bir odası da kütüphane olarak ayrılan Anı Evi’ni mübadeleyle Yunanistan’a giden Seydiköylüler de ziyaret ediyor.


İzmir Dergisi sayı 35 - Şubat-Mart 2016





İlhan Pınar "17.ve 19 yüzyılda Gezginler" kitabından

"1753 yılının 7 Mayıs günü İngiliz papaz Bay Brown ve diğer dostlarla birlikte İngiliz konsolosluğunun bize tahsis ettiği atlara binerek Sevdiköy e gittik. Kalenin çevresinden geçerek Buca'yı sol tarafımızda bıraktık. Sevdiköy civarında çok zeytin ağacı olduğundan dolayı burası sanki yağ köyü. Sevdiköy çok kötü bir durumda ve burada yaşayan köylüler büyük bir yoksulluk içinde, ayrıca köydeki zengin evleri servilik ve zeytinlikler içindedir. Sevdiköy'de sayfiye evi olan İngiliz konsolosu Bay Crowly bizleri Bay Van Lennep in çok büyük olmayan ama altı odasının yanı sıra büyük bir oval salonu bulunan şirin sayfiye evine götürdü. Daha sonra Bay Death in evine uğradık. Bay Death'in evi Sevdiköy'ün en güzel evi. Ev birkaç kemer üzerine kurulmuş ve yaklaşık 10.000 kuruşa mal olmuş." 

"Bir gün Bayan Pauline, Hollanda konsolosu Lennep'in yeğeni Kont Hochepied'den bir davet almıştır. Kont, Buca ya 1 saat uzaklıkta Hollandalı zenginlerin yoğun olarak yerleştiği Sevdiköy'deki evinde parti verecekti. Pauline ile birçok genç ve güzel kadın ve kız iyi eğitilmiş eşekler üzerinde yola çıkmışlardı. Mersin, okaliptüs ağaçlarının palamut meşelerinin ve zakkumların arasından tümseklerle çevrili şirin ve verimli topraklardan geçmişlerdi. Manzara gerçekten görülmeye değerdi. Renklerin cümbüşünü yaşayarak Sevdiköy'e ulaşırlar ve doya doya eğlenirler. Bu güzel partiden ayrılmak üzereyken eve gelen zaptiyelerden dolayı bir sıkıntı yaşansa da bu parti hoşça geçer."

"Meles Çayı Buca ve Seydiköy ve şehrin suyunu taşıyan kemerler de ayrı bir güzellikteydi. Yol üzerinde önce gümrük emininin konağının yanından, daha sonra da sahip olduğu birçok sayfiye evinin yanından geçtik. Konak dıştan göründüğü kadarıyla İstanbul'daki yalılarla boy ölçüşecek güzellikteydi. Güneşin batışıyla birlikte Hollanda Konsolosu Baron Hocchepied'in Seydiköy' deki evine girmek üzereydik. Hochepied ailesi ve Van Lennep gibi akrabalarından oluşan birkaç İngiliz ailesi Seydiköy'ün Frenk sakinlerini oluşturuyordu. İzmir çevresindeki yerleşimler içinde kuşku yok ki en güzeli Seydiköy. Fakat o kadar kötü bir suyu vardı ki, birkaç gün içinde herkes hasta oldu. Ev çok büyük bir bahçenin içinde, bahçede yürüyüş yolları, doğuda bilinmeyen bir zevki tattırıyordu. Seydiköy'ün çevresinde de gezilebilecek şirin yerler vardı. Fakat en güzel yer Damlacık Pınarı'ydı. Bir başka akşam Lennep'lerin evinde toplandık ve doyasıya eğlendik. Baron Hochepied in evinin avlusunda, çok eski bir kabartma görmüştüm. Burada yer alan eski silah kabartmaları çok ilgimi çekmişti. Seydiköy' e giderken de yolun iki tarafında bulunan iki lahit dikkatimi çekmişti. Bay Roubau bana antik ve nümizmatikle ilgilenen Mikuli Logiotato adlı Kandiyalı birisinin adresini vermişti. Ben de bugünkü yerleşim yerlerinden bazılarının antik dönem adlarını öğrenmek ve oralardaki kalıntılar hakkında bilgi almak amacıyla onu ziyarete gittim. Fakat pek fazla bilgisi yoktu, sadece coğrafik bilgiler verdi. 15 Temmuz sabahı da misafirperver ev sahibimizden ve iki şirin ve güzel kızından ayrılarak şehre döndük." 

Madam Hochepied için:

"İzmir de bulunduğum sırada Hollandalıların Konsolosu önceki konsolosun oğluydu. Ölen konsolosun dul eşi İzmirliler arasında 'Madam Hollanda' olarak anılan yaşlı bir kadındı. Çok akıllı ve amazonvari bir kahraman olan bu kadın, iyi yaşamı ilginç ve erdemlilik anlayışı ile on dil bilmesiyle Türkler arasında da ünlenmişti. Herkese akıl ve öğüt veren birisiydi. Bu insanlardan sadece İzmir'de değil İstanbul da bile bahsediliyordu."

"Richard Robert Madden, 1825 yılı anılarında, Kont Louis Auguste Forbin 1817 yılı Hollanda Konsolosluğu yapan aynı zamanda İzmir in en zengin Bankerlerinden Kont Hochepied'in Seydiköy'de, bahçesi Avrupa'daki emsallerini anımsatan güzellikte bir eve sahipti. Kontun çok ilginç bir de ailesi vardı."

"Kont Hochepied bizi kapıda tek başına karşıladı. Sahibi olduğu sanat yapıtlarını göstermek ve bunlar üzerindeki bilgisini anlatmaktan büyük zevk alıyordu. Nefis pasta ve şerbetlerin bulunduğu masaya geçmiştik. Aynı anda dışardan silah sesleri kulağımıza geldi. İçeriye Türk zaptiyeler girdi. Evin görkeminden dolayı yüzlerinden saklayamadıkları utangaçlıkla evi bahçeyi aramak için izin istiyorlardı. Bir süredir güvenlik sorunu olan çevrede biraz önceki soygun sırasında bir Yahudi'nin öldürüldüğünü ve katillerin kaçtıklarını, bu yüzden evi arayacaklarını söylediler. Müslümanlar kendilerine sunulan şerbeti içtikten sonra evi aramaya başladılar. Yüzlerinde korku ifadesi vardı. Kendilerini tehlikeye atmaktan çekindikleri için gürültü yapıyorlardı. Tabii zaptiyeler kimseyi bulamadılar."

Bu hatıralarını okuduğumuz Madam Hochepied ile ilgili bilgiler aktarmak istiyorum. Hochepied ailesi 17 yüzyıldan beri İzmir yakınındaki Seydiköy de yaşıyordu. Aile tarafından yazılan bir kitapta belirtildiğine göre Daniel de Hochepied karısıyla Seydiköy'de tam bir hanedan hayatı yaşamışlardı. Madama Han lakabıyla anılan Hochepied, bu bölgenin kudretli bir kraliçesiydi. 

Bir keresinde bir köylü madama gösterilmesi beklenen hürmeti göstermemişti. Buna çok kızan Madam derhal İzmir'e gelerek zamanın valisine şikâyette bulunmuştu. Seydiköy'e döndüğünde suçluyu öldürülmüş ve kapısında asılı olarak bulmuştu. (!!!-SB)

Hochepied ailesinden Barones Clara Hochepied'e de "Madama Han" lakabı takılmıştı. Bu bayan o kadar aydın ve çalışkandı ki, Frenk mahallesinde 300 kişilik bir tiyatro binası oluşturmuştu. Burada sanat gösterileri yaptırmıştır. 1824 yılında yeniden faaliyete geçen Amatör Oyuncular Tiyatrosunu himayesine almıştır. İzmir, Buca ve Seydiköy'de tiyatrolar oynanmasını sağlamıştır. Daniel De Hochepied 1720-1790 yılları arasında yaşamıştı. Konsolos De Hochepied'in oğlu idi. Jacgues De Hochepied adında bir oğlu, Anette diye bir kızı vardı. Jacgues De Hochepied de İzmir'de Hollanda konsolosluğu yapmıştı.

Böylece, Hochepied ailesinin İzmir'deki yaşamlarında 1920 yıllarına kadar gelmiş oluyoruz. Anılarını okuduğumuz Madam Hochepied ailesi o dönemlerde Seydiköy'ün sembol ismiydi. Günümüzde İzmir'de yaşayan Giraud (Jiro) ailesi Bornova'nın, Cumaovası'nda çiftlikleri olan Von Heemstra ailesi de 1920 yıllarına kadar bu bölgede yaşamış sembol isimlerdendir. Von Heemstra hepimizin tanıdığı sinema oyuncusu Audrey Hepburn'ün (1923 - 1999) dedesidir.

haberdükkanı linkinden alıntıdır.



* * *


Soner Yalçın - Efendi kitabından:


... Evliyazade Mehmed Efendi İzmirli zengin tüccarların yaşadığı Tilkilik Mahallesi'nde oturuyordu. Tilkilik'in o dönemdeki adı Dönertaş'tı. Dönertaş ise adını, 1814 yılında Osmanzade Seyid İsmail Rahmi Efendi tarafından yaptırılan Dönertaş Sebili'nden almıştı. Yüz yetmiş beş haneden oluşan Tilkilik'te, çoğunluk Yahudi nüfusundaydı...

1860'lardan itibaren Galata'daki Komisyon Hanı ve Havyar Hanı'nda gayri resmi borsa kuran Baltacı, Zografos, Boğos, Jorj Zarifi gibi bankerler, 19 Kasım 1871'de yürürlüğe giren "Dersaadet Tahvilat borsası Nzamnamesi"yle resmi piyasayı da ele geçirdiler.

Kolay para kazanma hırsına kapılan Midhat Paşa ve Namık Kemal'e kadar bazı aydınlarda da borsada oynadılar ve doğal olarak hep kaybettiler. Osmanlı aydını, spekülasyoncuların, büyük bankaların ve Avrupa devletlerinin elinde şaşkına dönüvermişti... Bu rüzgardan en ço ketkilenen kentlerin başında İzmir geliyordu.

İzmir 19.yüzyılın ikinci yarısında dünyanın sayılı "serbest bölge limanlarından" biri olma yolunda hızla gelişme gösterdi. Özellikle Amerika'daki iç savaş pamuk ihracatında patlamaya yol açmıştı. Üzüm, incir ve tütün ihracatında büyük artış vardı.

"İhracat patlamasını" rakamlarla örnekleyeyim: 1839'da İzmir limanından 91 gemi 15.000 ton yükle İngiltere'ye giderken; 1845'de gemi sayısı 196'ya, taşıdıkları yük ise 35.000 tona ulaştı.

İzmir'de on yedi ülkenin konsolosluğunun bulunması bile tek başına bu kentin, Osmanlı ticaretindeki önemini göstermeye yeter. Yabancı ticarethaneler ile bankalar tarafından yönlendirilen ve çoğunluğu yerli olan tüccarlar, gerek Avrupa sanayi mamullerinin kırsal alanlara girişini kolaylaştırılması, gerekse ihracat mallarının üreticiden alınması için aracılık yapıyorlardı.

Evliyazade Mehmed Efendi işte bu yerli simsarlardan biriydi.

"Sebilürreşaf'tı, yani "komprador"!

Evliyazade Mehmed Efendi'nin "iş ortağı" J.J.Frederic Giraud adlı bir Levanten'di!

Koç Ailesinin akrabası Giraudlar

Evliyazade Mehmed Efendi'nin "iş ortağı" J.J.Frederic Giraud'nun dedesinin babası Jean Baptiste Giraud, 4 Ağustos 1742'de Fransa'da Nice yakınlarındaki Antibes'de doğdu. İddialara göre, 1780 yılında Fransız ihtilali'nden kaçarak İzmir'e geldi.

18.yüzyılın ikinci yarısından sonra, Fransa'nın içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal koşullar, ülkede büyük mali bunalımların doğmasına neden oldu. Halk yığınlan yoksulluk çekerken, başta ticaret burjuvazisi olmak üzere tüccarlara yeni büyük vergiler getirildi.

Giraud, İzmir'e gelip yerleşince hemen şirket kurması onun ne Kilise'yle ne de aristokrat sınıfıyla bir ilgisi olmadığını gösteriyor. Çünkü onlar ticaretle ilgili değillerdi. Sonuçta, büyük ihtimalle Fransa'nın o dönemdeki iktisadi ve toplumsal yapısındaki kargaşalık yüzünden İzmir'e gelmişti.

"J.B.Giraud and Co" adında bir firma kuran J.B.Giraud kısa sürede İzmir'in itibarı en yüksek tüccarlardan biri oldu. Üç çocuğu vardı: Magdaleine Blanche Victorie, Alexander Jean Baptiste ve Frederic.

Frederic sessiz ve ağırbaşlı biriydi. Fazla kabiliyetli sayılmazdı. İzmir'de büyük bir oteli olan Gion ailesinin kızı Maria'yla evlendi. İki çocukları oldu: Jean Baptiste ve Helene Elisabeth.

Evliyazade Mehmed Efendi'nin "iş ortağı" J.J.Frederic, Jean Baptiste Giraud'un oğluydu. Annesi soylu bir Fransız aileye mensuptu: Kont Jacgues HOCHEPİED'in kızı Anne Marie de Hochepied.

Giraudlarda soylu isim çoktu: İzmir'e ilk gelen büyükbaba Jean Baptiste Giraud'un eşi Helen Tricon, Venedik Konsolosu Louis Cortazzi'nin kızıydı.

Evliyazade Mehmed Efendi'nin iş ortağı J.J. Frederic'in kuzeni Helene, Rusya Konsolosu Jaba'yla evlenmişti!
J.J. Frederic'in halası Helene Elisabeth de, Kont Jacques Hochepied'nin oğlu Kont Edmond'la evlenmişti.

Mini parantez: Hochepied ailesi daha sonra Hollanda'ya göçüp, Hollanda vatandaşı oldular. Niye Fransa değil de Hollanda vatandaşı olmuşlardı ? İzmir'deki "Hollandalılar" ayrı bir kitap konusudur. Örneğin Hollanda'nın İzmir'deki ilk konsolosu Nicolini Orlando, Hollandalı değil, İzmirli Yahudi bir Levanten'di. Neyse, Giraudların akrabalık ilişkileri bu kitabın konusu değil.

Son bir bilgi ekleyip konuyu kapatalım: Vehbi Koç'un torunu Mustafa Koç, Giraudların kızı Caroline'le evlidir.

Gelelim Evliyazadeler ile Giraudların iş ortaklığına...

Evliyazade Mehmed Efendi, İzmir çevresinden topladığı çekirdeksiz ve razakı üzümleri ve Aydm'daki yerli üreticiden aldığı incirleri Giraudlara satardı. Giraudlar bunları dönemin son sistem makinelerinde elden geçirip, özel kutu ve torbalara koyarak Avrupa ve Amerika'ya ihraç ederlerdi. Giraud ailesi ayrıca pamuk işiyle de ilgiliydi. Bunun nedeni akraba oldukları İzmir'in bir diğer Levanten ailesi Whittalllerdi...

Charlton Whittall, Breed and Co. firmasının elemanı olarak İzmir'e, 1809 yılında on sekiz yaşındayken geldi. 100 pound maaşı vardı! Ancak ticarete çok yatkındı. İki yıl sonra kendi şirketi "C. Whittall and Co."yu kurdu. Beş yıl sonra, büyükbaba Jean Baptiste Giraud'un kızı Magdaleine Blanche Victorie Giraud'yla evlendi. Fransız Protestanlar, yerleştikleri Bornova'yı Fransız köyü yapmışlardı.

Fransızca konuşulan Bornova, Whittall ailesi yerleştikten sonra İngiliz semtine dönüştü. Whittalller zamanla Bornova'yı büyütüp genişlettiler. Özellikle yabancılara gayrimenkul edinme hakkını veren 1856'daki Islahat Fermanı'ndan sonra Whittalller tarafından pek çok ev ve 1857 yılında bir de aile kilisesi yaptırıldı. Whittall ailesinin Osmanlı ekonomisindeki önemini anlamak için bir örnek yeterli olacaktır: 

Osmanlı Sultanı Abdülaziz 1863'te İzmir'e geldiğinde Whittalllerin malikânesinde ağırlandı. Peki İzmir'e ayda 100 pound kazanmak için gelen Charlton Whittall nasıl zengin olmuştu ?

Charlton Whittall, 1811'de ilk şirketi "C. Whittall and Co."yu kurup kısa zamanda kendini İzmir piyasasına kabul ettirdi ve 13 şubat 1812'de, İzmir'deki İngiliz tüccarların katılmak için çok uğraş verdikleri, "Levant Co." üyeliğine kabul edildi. Nedir bu "LevantCo." İzmir'deki İngiliz tüccarların kurduğu bir şirketin adıydı "Levant Co.".

Bu anonim şirket kurulmadan önce, İzmir'den İngiltere'ye gidecek tüm mallan Venedik gemileri taşıyordu. Ancak, 1793'te Fransa İngiltere'ye savaş açınca Akdeniz'deki korsanlık hareketleri çok artmıştı. Dönemin korsanlan Venedik gemilerini arka arkaya batırınca, Venedikli tüccarlar İngiliz mallarını taşımamaya karar verdi. Bunun üzerine İzmir'deki İngiliz tüccarlar 'Levant Co." şirketini kurdular. Üye sayısı bir ara sekiz yüzü buldu. Yirmi dört gemiden oluşan bir ticarî filoları vardı. İzmir'in İngiltere konsolosunu onlar atıyor, konsolosun maaşını onlar veriyordu!

Akdeniz'de güvenlik sağlanınca "Levant Co." 1825 yılında feshedildi. Onun yerini İngiliz şirketleri aldı. Bunların en büyüğü "C. Whittall and Co." şirketiydi!

İzmir'in ticaret yaşamıyla ilgili olarak A. Şehabettin Ege şu bilgileri veriyor:" İzmir'de zengin ithalat ve ihracat işleri başlıca üç yabancı firmanın elinde toplanmıştı. Kapitülasyonlardan geniş biçimde yararlanan bu firmalardan biri İngiliz Whittall şirketiydi. İkincisi Fransız Giraudlar ve üçüncüsü italyan Aliotti'ydi. Ege'nin ana maddeleri olan üzüm, incir, palamut, meyankökü, meyanbalı bu firmaların elinde toplanmıştı." (Demokrat İzmir gazetesi, 25 mart 1976)

İzmirli Levantenler arasında italya'dan, Fransa'dan, İngiltere'den gelmiş Yahudi Levantenler de vardı. Francolar, Russolar gibi... Şimdi tüm bu bilgilere son bir ekleme yapalım... Ne demiştik, Evliyazade Mehmed Efendi, J.J. Frederic Giraud'yla "iş ortaklığı" yapıyordu.

Bilgiyi genişletelim: J. J. Frederic Giraud nerede çalışıyordu ? "C. Muttali and Co." şirketinde. Yani, büyük halasının kocasının şirketinde! Yani, Evliyazade Mehmed Efendi hem Giraudlann hem de Whittalllerin "iş ortağı "ydı! J.J. Frederic Giraud, "dünürleri" Whittalllerin şirketinde, kuruyemiş ihracatı ve demir ithalatından sorumluydu. Evliyazade Mehmed Efendi'nin zenginliğinin kaynağı buydu. Yazdığımız gibi, Evliyazade Mehmed Efendi bir "komprador"du.

İzmir Belediye başkanlığına neden Evliyazade Mehmed Efendi atanmıştı ? 

İzmir Belediyesi de, tıpkı istanbul Belediyesi gibi yabancı tüccarların istekleri sonucu düzenlenmişti. Belediyeler "yeni piyasa düzenine" uyum sağlama araçları olarak, zorunluluk sonucu kurulmuştu. Daha doğru bir deyişle: yabancı tüccarların dayatmasıyla... Evliyazade Mehmed Efendi'nin göreve getirilmesinde başta Giraud-Whittall ailesi olmak üzere yabancı tüccarların katkısının olmaması imkânsızdır. Ayrıca İzmir'deki konsolosların etkisini de unutmamak gerekir. 

Tanzimat'ın önemli isimlerinden Sadrazam Ali Paşa, 1850- 1884 yıllan arasında Osmanlı'nın Londra büyükelçiliği Musurus Paşa'ya gönderdiği mektupta bakın ne diyor: "Görevini yaparken, konsolosların hoşuna gitmemek bedbahtlığında bulunan bir vali mahvolmuş demektir."

Bu tür olayların Osmanlı tarihinde örnekleri vardı: 1853 yılında Avusturya konsolosu, aralarında geçen bir sürtüşme nedeniyle İzmir Valisi Ali Paşa'yı azlettirmişti. İzmir'de konsoloslarla kimler yakın ilişki içindeydi ? Levanten aileler! Giraud, Whittall gibi Levanten ailelerle dostluk ve iş ortaklığı bulunan Evliyazade Mehmed Efendi belediye başkanı olmasın da kim olsun!.. Avrupa'nın sermaye grupları, Osmanlı topraklarında, komprador tüccardan sonra komprador bürokrasi inşa ediyordu!..

Efendi, Beyaz Türklerin Büyük Sırrı
Soner Yalçın









KOMPRADOR, Sömürgeci ülkelerden gelen, yabancı "ortaklıklar" yararına çalışan yerli halktan kimse, aracı tüccardır. 

"Onlar" zenginleşip ün, şan kazanırken, sana da tepeden bakıp üstünlük sağlarken, hatta hürmet göstermeyince de seni cezalandırırken, sen cephelere git, vatan için savaş, geride bıraktıkların ekmek için çalışırken, borçlanırken, toprağını kaybederken, günden güne fakirleşirken, aşağılanırken, sen cepheden geri dön ve kendi toprağında ırgat ol...Bana İngilizlerin İşgali altındaki Hindistan'ı hatırlattı... Hani İngilizlere "Sahip" dedikleri dönem...(1932 yılında geçen "İndian Summers" dizisi tavsiyedir) Bugün mü? Aslında pek de farklı değil "SAHİP"! Kendi ülkende ikinci sınıf vatandaş olmak işte buna denir. .... SB.