Translate

8 Eylül 2017 Cuma

ERMENİLERİN HRİSTİYANLIĞI KABUL ETMİŞ “İLK DEVLET” OLDUKLARI MİTİ





ALBAN KÜLTÜR MİRASI ÜZERİNE İNŞA EDİLMİŞ TARİH:
ERMENİLERİN HRİSTİYANLIĞI KABUL ETMİŞ “İLK DEVLET” OLDUKLARI MİTİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA
Yrd. Doç. Dr. Esme ÖZDAŞLI



M.Ö. 3. yüzyıl ile M.S. 8. yüzyıl arasında yaklaşık olarak 1000 yıl hüküm sürmüş olan Albanya devletinin sınırları; Strabo, Ptolomy ve Pliny gibi isimlerin de içinde bulunduğu Yunan ve Roma kaynaklarına göre, Hazar Denizi ile Gürcistan arasında bulunan, kuzeyde Kafkas Dağları ve güneyde Aras Nehri arasında yer alan coğrafi bölgeyi ifade etmektedir (Audrey, 1992: 3). Olson ve Brigance’ye göre ise Albanya, Transkafkasya’nın doğusunda Kura Nehri ile Kafkas Dağları arasındaki bölgeyi kapsamakta ve bugünkü Azerbaycan ve Dağıstan’ın bir kısmını ihtiva etmektedir (Stuart,1994: 27). Bu nedenle günümüzde bazı İngilizce kaynaklarda Azerbaycan için hala Albanya veya Kafkas Albanyası ismi kullanılmaktadır (Sezgin, eraren org).


II. yüzyıl alimi Flavi Arrian (M.S. 95-175) M.Ö. IV. yy.da Büyük İskender ile ilgili yazdığı eserlerinde Albanlar’dan bahsetmektedir. Benzer şekilde antik tarihçiler Qay Plini Sekund ve Qay Yuli Solin’in eserlerinde de Albanlar ile ilgili bilgilere rastlanmaktadır (Quliyeva,2012: 24). Yunan tarihçi ve coğrafyacı Strabo, Albanya’nın içerisinde Türk, İran ve Kafkasya’nın yerli topluluklarının da bulunduğu 26 farklı gruptan oluşan (Coene, 2010: 97) etnik gruplar konfederasyonu olduğunu belirtmektedir (Sezgin, eraren org). Bu boyların birbirleriyle iletişim kurmakta zorlandığı, her boyun kendi diline sahip olduğu ancak Türk boylarının baskın oluşu nedeniyle Albanya’da ortak iletişim dilinin Türkçe olduğu da Strabo’nun eserlerinde yer almaktadır (azerbaijans com). En parlak dönemlerini VII. yüzyılın ikinci yarısında Cevanşir döneminde yaşayan Albanlar;sırasıyla Sasaniler’e, Doğu Roma’ya, Araplar’a ve Hazar Türkleri’ne tabi olmuşlardır (Moses, 2006: 5)Albanların menşeini çok faklı köklere bağlayan yazarlar da vardır. 


Örneğin; antik yazarlardan Pompey Troq, Albanların köklerini İtalya’daki Alban Dağları ile ilişkilendirmekte ve Mitridat Savaşları (1) sırasında kendi İtalyan kökenini hatırlayan Albanlar’ın Pompey’in birliklerini kardeşçe selamladığını kaydetmektedir (Quliyeva, 2012:28). Qay Yuli Solin’e göre ise; (III.yüzyıl) Albanlar beyaz saçlı doğarlar ve beyaz saç onlarda iyi belirti sayılırdı ve bu yüzden de başın rengi halkın adına verilmişti. Solin ayrıca, Albanların göz bebeklerinin gri renkte olduğunu bu yüzden de gece gündüzden iyi gördüklerini söylemiştir. Benzer şekilde Pliny de Albanya’da gri mavi gözlü adamlar doğduğunu, Albanların çocukluktan saçlarının beyaz olduğunu ve gece gözlerinin iyi gördüğünü yazmıştır. Bu yazarlar Latince’de “beyaz” anlamına gelen “albus” kelimesi ile  Alban kelimesi arasında bağ kurmaktadırlar (Quliyeva, 2012: 28)


Ancak Albanya’nın birçok etnik gruptan oluşan konfedere bir devlet olduğu düşünüldüğünde, bu ülkede yaşayan halkı tek bir kökene bağlamak mümkün görünmemektedir. Bu nedenle ancak Albanları oluşturan 26 etnik gruptan birinin söz konusu menşee bağlı olduğu iddia edilebilir. Bununla birlikte, bugün kendilerine Latin ve Yunan kitaplarında geçtiği adı ile Alban dediğimiz topluluğun kendilerini hangi isimle nitelendirdikleri ile ilgili de bir kaynak bulunmamaktadır (encyclopedia com). Yunanca ve Latince’de “dağlık bölge” anlamına gelen Albanya, Arap kaynaklarında Arran, Farsçada Ardan, Gürcücede Rani, Ermenicede Ağvan, Süryanicede Aran olarak geçmiş (Moses, 2006: 5) ve bölgenin İslamlaşması ile Albanya ismi de zamanla unutulmuştur. Alban kelimesinin Kelt dilindeki dağ manasına gelen “alb” kelimesi ile ilişkilendiren yazarlar da mevcuttur (Quliyeva, 2012: 24)


Zardabli ise Alban sözcüğünün Türkçe “cesur, yiğit” anlamına gelen “alp/alb” kelimesinden türemiş olabileceğini iddia etmektedir. Buna göre Albanya “cesurlar ülkesi” anlamına gelmektedir (Zerdabli, 2004: 55). Bununla birlikte Albanların Sak (Saka/İskit-SB) boyundan geldiğini iddia eden yazarlar da bulunmaktadır (azerbaijans com). Yazdığı Alban Tarihi kitabı ile o döneme ışık tutan Karakatlı Moses ise, Alban sözcüğünün Araniler sülalesinden olan ülkenin ilk hükümdarı Arran’ın adından esinlenilerek Albanya olarak adlandırıldığı kaydetmektedir (kaynak link). Zaman zaman karıştırılmakla birlikte, Albanya’nın günümüzdeki Arnavutluk halkı (Albania) ile hiçbir ilişkisi yoktur.



1. ALBANLARIN HRİSTİYANLIĞI KABUL EDİŞİ VE ERMENİLERİN 
İLK HRİSTİYAN DEVLETİ OLDUKLARI İDDİASI


Ermeniler 301 yılında Hristiyanlığı devlet dini olarak ilk kendilerinin kabul ettiklerini iddia etseler de birçok yazar bu iddiaların tarihi gerçeklerden uzak olduğu kanısındadır. Çünkü bu tarihlerde katı bir pagan inancına sahip olan ve Hristiyanlara karşı acımasız bir mücadele yürüten Diokletian Roma imparatoruydu. Diokletian’ın 303 yılında yayınladığı bir fermanla Hristiyanlar üzerindeki baskıyı artırdığı bir dönemde Roma İmparatorluğu’nun bir vassalı durumunda olan ve siyasi bağımsızlığı mevcut olmayan Ermeni prensi Tridat’ın Hristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesi mümkün görünmemektedir (Feigl,eraren org)


Çünkü Diokletion’un koruması altındaki Ermeni prensi Tridat ülkesi Sasani istilasında olduğu için uzun yıllar Roma’da sürgün hayatı yaşamış ve 298 yılında ülkesine dönebilmiştir. Hatta Diokletian’ın fermanını uygulayan Tridat’ın zülmüne kurban gidenler arasında Aydınlatıcı Aziz Gregor da bulunmaktadır (Feigl, eraren org)Ermenistan’ın “asıl havarisi” kabul edilen Gregor 14 sene hapiste yatmış, Roma İmparatorluğu I. Konstantin’in yayınladığı ve Hristiyanlık üzerindeki baskıları ortadan kaldıran 313 tarihli Milano Fermanı ile hapisten çıkabilmiştir (Feigl, eraren org). Bu bildiri ile Hristiyanlığın Roma’da resmen tanındığı düşünüldüğünde Hristiyanlığın Ermenistan’da kabulünün en erken 314 yılında kabul edilmesi mümkün görülmektedir. Bu bilgiler Ermenistan’ın tarihin ilk Hristiyan devleti olduğu savını çürütmektedir. Coene’e de Ermenilerin Hristiyanlığı devlet dini olarak tanımasının 314’ten önce yani Milano Fermanı’ndan önce olmasının mümkün olmadığını savunmaktadır (Coene,2010: 80).


Ermenilerin mesnetsiz iddialarına karşın Alban kralı Urnayr’in 313 yılında Hristiyanlığı devlet dini haline getirdiğine yönelik birçok kanıt bulunmaktadır (Coene, 2010: 80). Hatta Albanya’da Hristiyanlığın havariler dönemine kadar gittiği ve Hristiyanlığın Ermenistan’da bilinmediği dönemlerde bile Albanya’da bu konuda bilinçli bir kamuoyunun varlığı da bilinmektedir (Sezgin, eraren org). Birçok kaynak Albanya’da Hristiyanlığın M.S. 54’ten sonra kitleler halinde kabul edilmeye başlandığını kaydetmiştir (Moses, 2006: 5)


Buna rağmen Alban kültürel ve dini mirasını sahiplenen Ermeniler kendilerinin “ilk Hristiyan devlet” olduğu yönünde yaptıkları propaganda ile Batı’dan ayrıcalık almaya çalışmaktadırlar. Ermeniler mezkur tarih hesabındaki değişiklik ile Albanlar ve onların kendilerinden önce Hristiyanlığı kabul etmeleri gerçeğini basit bir anokronizmle ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Bu çerçevede Hristiyanlık ve ona takılan Gregoryan markası Ermeni kimliğinin başat öğesi olmuştur (Sezgin, eraren org).


Tüm bu tarihi gerçekler ışığında akla gelen ilk soru Ermenilerin neden 301 yılı üzerinde ısrarcı olduklarıdır. 1700 yıla yakın bir süre devam eden bir olgu zaten yeterince güçlü ve köklü iken; birkaç yıl eksik veya fazla olması ona öneminden ne kaybettirmektedir? (Sezgin,eraren org)


Bu durum Ermenistan’ın “ilk Hristiyan devlet” olma iddiası sayesinde Batı Dünyası’nda kazandığı prestijle açıklanabilir. Çünkü “ilk Hristiyan Devleti”ni sahiplenmekle bazı haklar doğmakta ve komşu ülkeler de etki altına alınabilmektedir. Feigl’ye göre bu etki Kafkasya Alban’dan, 1915’deki iç savaşa kadar, oradan Gürcistan’ı fetih savaşına ve 1993’te Bakü ve Batı Azerbaycan’ın istila edilmesine ve tüm bölge halkının sürülmesine kadar uzamaktadır (Feigl, eraren org). Bu nedenle Erivan dini motifli her türlü fırsatı değerlendirmeye çalışmaktadır. Örneğin, Eylül 2001 yılında Papa’nın da katıldığı törenlerle Ermenistan’da Hristiyanlığın ve Apolistik Ermeni Kilisesi’nin 1700. kuruluş yıldönümünün kutlanması Ermenistan açısından bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır.


Buna karşın Azerbaycan’ın günümüzde Ermenilerin Alban mirası üzerine inşa ettikleri ilk Hristiyan devleti olma mitini çürütmeye yönelik önemli adımlar attığını görmekteyiz. Azerbaycan yönetimi 2003 yılında Güney Kafkasya’nın ilk kilisesi olan Kiş’teki Alban kilisesini onarmış ve hizmete açmıştır. Ayrıca Mayıs 2006’da Gebele ilinin Niş kasabasındaki Kutsal Yelisey eski Alban kilisesinin yerinde Çorati Alban-Udi Kilisesi’nin açılışı yapılmıştır (azerbaijans com). Böylece Azerbaycan, Ermenistan’ın Güney Kafkasya’da “Hristiyanlığın savunucusu” olduğu yönündeki propagandasını da derinden sarsmaktadır.


Sonuç olarak, Alban tarihi değerlendirilirlerken Ermeni Kilisesi ve bu kilisenin Albanlar üzerindeki etkisi üzerinde durmak gerekmektedir. Çünkü Ermeni iddia ve faaliyetlerinin hemen hemen tamamı siyasileştirilmiş kilise tarafından tasarlanmış ve hayata geçirilmiştir. Gregoryan kilisesini “Ermeni milletinin can verilen ruhunun yeniden dünyaya gelmek için yaşadığı vücuttur” şeklinde tanımlayan Ermeniler’de devlet fikri de Ermeni kilisesi tarafından tasarlanmıştır (Sezgin, eraren org). Kilisenin Ermeni siyasi hayatındaki etkisi sadece eski dönemlerle sınırlı kalmamış; 19. yüzyıldan itibaren bağımsız bir devlet kurma hayali ile Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanan Ermenilerin faaliyetlerindeki kilisenin etkin rolü günümüzde Ermenistan Devleti’nin siyasi karar alma sürecinde de devam etmektedir.


Batılı büyük devletlere yönelik ilk Hristiyan devlet olma iddiasını vurgulu bir şekilde kullanan Ermenistan, birçok hukuksuz faaliyetini bu sıfatın gölgesinde unutturmaya çalışmakta ve bu politikasında da oldukça başarı kaydetmektedir. Örneğin, Batılı Hristiyan ülkelerin baskın olduğu Birleşmiş Milletler; tarihi, siyasi ve coğrafi olarak Azerbaycan’ın bir parçası olan Yukarı Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgalini sadece kınamakla kalmış, ciddi bir somut adım atmaktan kaçınmıştır. 1993 yılı içerisinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı 822, 853, 874 ve 884 nolu kararlarda Ermenilerin işgal ettiği topraklardan acilen çekilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Ancak söz konusu kararlarda, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki savaşın endişe verici olduğunun belirtilmesine rağmen, ülke ismi belirtilmeksizin işgalin “Ermenilerce” sona erdirilmesinin istenmesi, (Bosna soykırımında Sırbistan’ın devlet olarak suçlanmaması gibi) işgalden Ermenistan’ın devlet olarak suçlanmasını engellemektedir. 


Ayrıca Ermenilerin işgal ettiği topraklardan çıkmaması durumunda herhangi bir yaptırımın öngörülmemesi (Irak’ın Kuveyt’i işgalinde olduğu gibi) sorunun çözümsüz kalmasında etkili olmuştur (Aslanlı, turksam org). Böylece başta Rusya, ABD ve Fransa gibi BM’nin daimi üyeleri olmak üzere birçok Batılı Hristiyan ülkenin doğrudan veya dolaylı desteğiyle Ermenistan, yıllardır uluslararası hukuka aykırı olarak Azerbaycan topraklarını işgal etmeye devam etmektedir.



2. ALBANLARIN GREGORYANLAŞTIRILMASI ÜZERİNE
GENEL DEĞERLENDİRME


M.S. 8. yüzyılın başlarından itibaren artan Arap fetihleriyle birlikte Alban Kilisesi dolayısıyla kültürü üzerindeki Ermeni baskısı artmıştır. Bu dönemde Alban Kilisesi ile Gregoryan Kilisesi arasında yaşanan mezhep mücadelesi (Kürkçüoğlu, 2013: 128) Arapların bölgeye gelmesiyle Ermeniler lehine evrilmiştir. Arap desteğini arkasına alan Ermeniler, Alban Kilisesi’ne hükmedebilmek için Albanların aleyhinde ciddi bir propaganda sürecine girişmişlerdir. 


Bu propaganda süreci, Albanların Bizans ile benzer Hristiyanlık inancına sahip olmasından hareketle Albanların Bizans ile ittifak halinde olduğu üzerine kurgulanmıştır. Çünkü Albanlar, monofizit inanca sahip Gregoryanların aksine Bizans gibi diyofizit inanca, yani Hz. İsa’da biri tanrısal diğeri ise beşeri olmak üzere iki tabiatın olduğu inancına sahiplerdi. Alban inancındaki bu fikri yapı Bizans ile arasında ideolojik yakınlığın kurulmasını sağlamış, Gregoryan Kilisesi ise Arapların bölgeye gelmesi ile bunu Albanların aleyhine kullanmıştır (Sezgin, eraren org). Özellikle Halife Aldülmelik’ten bazı Alban dini merkezlerinin kendi otoritesine bağlanmasını isteyen Gregoryan Katalikosu (2) Yelia’nın bu mücadelede önemli rolü olmuştur.


Gregoryan Katolikosu Yelia Halife Abdülmelik’e yazdığı bir mektupta, ülkesinin Halife’ye bağlılığını bildirdikten sonra, kendisiyle aynı dine mensup olduğunu belirtiği, Alban Katolikosu’nun Doğu Roma İmparatoru ile gizli bir anlaşma yaptığını, Albanya’da dini ayinlerde Doğu Roma İmparatoru’na dua edildiğini ve Katolikos’un herkesi imparatorla birlik olmaya çağırdığını ifade etmiştir. Alban Katolikos’unun bu faaliyetlerinin hanedan üyeleri arasında da taraftar bulduğunu iddia eden Yelia, Halife’den bu kimselerin cezalandırılmasını da istemiştir (Kürkçüoğlu, 2013: 128). Halife ise yazdığı cevapta; otoritesine karşı ayaklanan Albanları Gregoryan Kilisesi’ne bağlamak için çok kalabalık bir ordu gönderdiğini ve asileri Katolikos Yelia’nın gözleri önünde cezalandıracağını belirtmiştir. 


Emevilerin desteğiyle Albanlara karşı silahlı mücadeleye girişen Yelia, son Alban Katolikosu Nerses Bakur’u (686-705) idam ettirmiş, Alban ruhbanlarından sonsuza kadar Gregoryan Monofizit Katolikosluğu’na bağlı kalacaklarına dair birer yazılı senet almış ve arşivlerde saklanan Alban dini literatürünü de yok etmiştir (Kürkçüoğlu, 2013: 128)Arapların Albanların egemenliğine son vermesi ve Alban Kilisesi’nin Gregoryan Kilisesi’ne bağlanması Albanlar’ın etnik kimliğinin yok olmasının (deethnization) ve bir kısım Albanların tedricen Ermenileştirilmesinin başlangıcı olmuştur (Sezgin, eraren org)


Özellikle dini törenlerin Ermenice yapılmaya başlanması ve dini metinlerin Ermenice yazılması nedeniyle zamanla Ermenice günlük hayatta da Albancanın yerini almış ve Alban kültürü tedricen kaybolmuştur (Sezgin, eraren org). Halbuki, Albanların 4. yüzyıldan itibaren kendi alfabelerini kullandıkları ve güçlü bir edebi kültürleri olduğu bilinmektedir. Nitekim Moses, Albanlar’ın Ermeni, Yahudi, Yunan, Roma, Medler gibi yazıya (alfabeye) malik halklardan biri olduğunu yazmaktadır (Moses, 2006; 29).


Alban Kilisesi’ni kendisine tabi eden Ermeni Kilisesi, Albanlar’a mahsus abideleri Ermeni abidesi kabul etmiş, yazılı abidelerini ise kadim Ermeni dili olan Grabar’a (3) tercüme ederek aslını tahrif etmiş ve bu yazıları Ermeni eserleri olarak göstermeye gayret göstermiştir (Moses, 2006: 11-12). Bu nedenle Alban alfabesi ile yazılan eserlerin çok azı günümüze kadar ulaşabilmiştir. Hatta Albanya tarihinin birincil kaynağı olarak kabul edilen Kalakatlı Moses’in “Albanya Tarihi” isimli eseri dahi aynı akıbete uğramıştır (Moses,2006: 15-24).


Ermeni Katolikosu Ananya (943-967) devrin Albanya Katolikosu Gagik’in davetiyle Haçın’a geldiğinde Gagik bu kitaba atıfla Hristiyanlığı ilk olarak kendilerinin kabul ettiğini söyleyince Ananya kitabın sahih olmadığını, Albanya’nın başpiskoposluk, Ermeniye’nin ise katolikosluk olduğunu savunmuştur (Moses, 2006: 15). İlerleyen dönemlerde ise bu kitabı tahrif eden Ermeniler değiştirilmiş haliyle sık sık bu kitaba atıfta bulunmuşlardır.


Bazı Rus kaynaklarında Karabağ Gregoryanları için “Haçperest Türkler” ifadesini kullanılması (Kalafat, bao az) gerek Albanlar’ın sonradan Gregoryanlaştırıldığının gerekse Türk kimliğinin bir parçası olduklarının kanıtı niteliğindedir. Buna karşın bölgedeki kiliseleri kanıt olarak gösteren Ermeniler, işgal ettikleri Yukarı Karabağ’ın Ermenilerin ataları olan antik bir Hristiyan krallığının parçası olduğunu savunmaktadırlar. Albanları ve Alban medeniyetini yok sayan bu iddiaları çürütecek en somut kanıt, bugün Azerbaycan’ın Seki kasabasının Kiş köyünde bulunan ve gerek Albanlar’ın gerekse Güney Kafkasya’nın ilk kilisesi olan Kiş Mabedi’dir (azembassy ca)


Kafkasya’nın ilk Hristiyan vaizi Elisey tarafından inşa edilen Kiş mabedine ek olarak, Ermenistan’da -Roma siyasetine uygun olarak- Hristiyanlara eziyet edildiği dönemde siyasi bağımsızlığını kaybetmesine rağmen Albanya’da kiliseler inşa edilmiş, İncil Albancaya çevrilmiş ve Hristiyanlıkla ilgili birçok önemli eser ve yazıt meydana getirilmiştir (Sezgin, eraren org)Kiş mabedinin yanı sıra bugün Ermeni işgalindeki Azerbaycan topraklarında da Albanlara ait birçok dini eser bulunmaktadır. Bu eserler üzerinde inceleme yapan bilim adamları bu yapıların karakteristik özelliklerine ve mimari planlama stillerine göre Ermeni dini mimari yapılanmalarından farklı olduğunu belirtmekte ve Azerbaycan halkının milli kültürel mirasına ait olduğunu ortaya koymaktadırlar (virtualkarabakh com)


Laçin ilindeki Ağoğlan Manastırı, Kelbecer ilindeki Hudavenk Manastırı, Hocavend ilçedeki Amanas Manastırı, Ağdere ilçesindeki Kutlu Elysee Tapınağı ve Ağdere ilindeki Genceser Manastırı Alban dini mimarisine ait eserler arasındadır. Birçoğu Ermeniler tarafından tahrip edilen ve Ermeni kültürel motifleri ile süslenerek sahiplenilen bu eserlerin günümüzde ne durumda olduğu ile ilgili net bir bilgi bulunmamaktadır. 


Bu konuda araştırma yapan Gürcü tarihçi A. Chavchavadze ise yazmış olduğu “Ermeniler ve Kan Ağlayan Taşlar” isimli eserinde Ermenilerin yerli halk Albanları yapay bir şekilde Gregoryanlaştırarak, bir zamanlar sığındıkları Azerbaycan topraklarını “Haylar ülkesi” ya da “Doğu Ermenistan” olarak isimlendirdiklerini ifade etmektedir (virtualkarabakh com)Rus yazar I. P. Petrushevskii de Albanlar’ın önemli bir kısmının İslam’ı kabul ettiğini, Hristiyan kalanların ise Ermenileştirildiğini savunmaktadır (Altsadt, 1992: 31). Altsadt (1992: 31) ise; Albanların çoğunluğunun Müslümanlığı seçmesinde Arapların gayrimüslimlerden daha yüksek vergi almalarının etkili olabileceğini ifade etmektedir. Bu bakımdan, Güney Kafkasya’nın büyük bölümünü (kısa dönemli kesintiler hariç) yaklaşık olarak 1000 yıl idare eden Albanların tarihinin incelenmesi, tarihin faklı dönemlerindeki devlet, toplum ve kültür yapılarının açığa çıkarılması; Güney Kafkasya’nın genel etnokültürel görünümü, buradaki ulusların tarihi ve kültürel varlığı ile kimliği ve bu bölgede uluslararası kültürel etkileşimin sınırlarını belirlemek açısından oldukça önemlidir (Sezgin,eraren org).


Sonuç olarak, 7. yüzyılın ortalarından itibaren başlayan İslam fetihleri ile birlikte tarihi Albanya topraklarında yaşayan toplulukların büyük bir kısmı Müslümanlığı kabul etmiştir. Bu süreçte Albanya devleti sınırlarında bulunan Karabağ’ın Yukarı Karabağ bölgesi gibi Azerbaycan’ın daha çok iç ve kuzey bölgelerindeki dağlık kesimlerinde gayrimüslimler yaşamaya devam etmiştir. Zamanla Alban kilisesinin Ermeni kilisesine bağlanması, Alban asıllı papazların yerine Ermeni papazların görevlendirilmesi ve Alban eserlerinin bir kısmının yakılması, bir kısmının ise Ermenice’ye çevrilmesi sonucunda Alban halkına ait tüm unsurlar (4) ortadan kaldırılmıştır (Dedeyev, 2008: 17-18). Örneğin, Karabağ arazisinde bulunan eskiçağ Alban kiliselerini silah deposu haline getirdikleri yönünde bilgiler bulunmaktadır (Aras, 2008: 136).


Rusların Kafkasya’yı işgali Alban dini ve kültürel mirasının yok olması açısından önemli bir tarihi süreç olmuştur. 1836'a kadar kendi kiliseleri, Katalikosları olan Hristiyan Albanlar; Çar idaresi tarafından Ermeni patrikliğine bağlandıktan sonra (Coene, 2010:83) büyük oranda Gregoryanlaştırılmış ve kültür mirası da Ermeniler tarafından sahiplenilmiştir. 1909-1910 yıllarında Gregoryan Kilisesi, Rusya’nın izniyle Alban Kilisesi’nin arşivlerini imha etme ve Alban Hristiyan anıtlarını yıkma yoluyla Alban Hristiyan kültürünü tarihten silmeye çalışmıştır (Sezgin, eraren.org).


Konfederasyon şeklinde örgütlenen Albanya’da önemli oranda Türk’ün yaşadığı ve Alban kimliğinin neredeyse 19. yüzyıla kadar var olduğunu gösteren birçok kanıt bulunmaktadır. Hayatının önemli bir bölümünü Ermeni işgali altındaki Azerbaycan topraklarındaki tarihsel ve kültürel yapıtların tetkikine sarf eden Maşedihanım Nimetova’nın “Asırların Taş Hafızaları” isimli eserinde Ermeniler tarafından tahrip edilen birçok Türk eseri ile ilgili bilgi bulunmaktadır (Aslanova, 2012: 31)


Konumuzla ilgisi olması bakımından bugün Ermeni işgalindeki Zengazur bölgesine bağlı Urud köyündeki eserler oldukça ilgi çekicidir. Köyde bulunan eserler üzerindeki kitabelerde Albanya sınırlarında bulunan Sinik’te yaşamlarını sürdüren halkın Türkleştiklerini ve İslam’ı kabul ettiklerini ve dolayısıyla Azerbaycan halkının teşekkülüne katıldıklarını göstermektedir (Aslanova, 2012: 35). Her ne kadar İslam fütuhatına kadarki süreçte Alban kabilelerinin Türkleştikleri konusunda birtakım arkeolojik bulgular mevcut olsa da yazılı kayıtlar henüz günümüze ulaşmamıştı. Bu bakımdan Urud anıtlarının keşfi ve bu anıtlar üzerindeki tasvirler bu iddialara en tutarlı kanıt olmuştur. 


Örneğin, Urud şehrindeki mezar taşlarından birinin kitabesinde Arapça şu ifadeler bulunmaktadır: “Allah, Muhammed, Ali. Uğvan (Alban) soyundan olan kethüda oğlu Ali Mürsel. Fî Ramazan sene 883.” Diğer bir mezar taşı olan Kethüda Şıh Rıza'nın oğlu Emir Mürsel’in sanduka biçimli 1478 tarihli mezar taşında ise Arapça “min evlâdi Uğvan (Alban)” sözleri kayıtlıdır. 


Benzer sözler 1578 yılından arda kalan Emir Emin'in koç heykeline benzeyen anıtının üzerinde de kayıtlıdır. Bu koç heykelinin üzerinde Arap alfabesiyle Türkçe bir kitabe kazılmıştır: “Di gel ki yarı gördüm gözü yaşlı, sözü kanlı. Allah, Muhammed, Ali. Uğvan (Alban) neslinden İftihar. Sene 986. Yoktur derdime bir çare.(Aslanova, 2012: 35-36).





3. ALBANLARIN TORUNLARI: UDİLER


1836’da Rus Çarı olan I. Nikolay sadece Alban kilisesini lağvetmekle kalmamış; ayrıca Albanları torunları olarak kabul edilen Udileri (5) geleneklerini bırakmaya da zorlamıştır. Wegge’ye göre; Udilerin kiliselerinde eski Albanların tarihi kiliselerinin izleri bulunmaktadır (Clifton vd., 2005). Bu süreçte Udilerin bir kısmının Gregoryanlaştığı bir kısmının ise Rus Ortodoks kilisesine bağlanmak zorunda kaldıkları bilinmektedir (Coene, 2010). Bu baskıdan kurtulmak isteyen Udilerin başka Hristiyan kiliselerine de bağlandığı görülmektedir.


Örneğin, Oğuz şehrinde yaşayan Udilerin bir kısmı Gürcistan’ın Oktomberi köyüne göçerek Gürcistan Ortodoks Kilisesi’ne katılmışlardır. Bugün Azerbaycan’ın Gebele şehrindeki Nic kasabasında yaşayan Udiler ise Ermeni Ortodoks Kilisesi’ne katılmışlardır. Bu süreçte Ermeni baskısından kurtulmak isteyen Nic’te yaşayan Udilerin bir kısmı soyadlarını Ermeni soyadlarına benzetmek için değiştirmişlerdir. 


Özellikle 19. yüzyılın yarısından itibaren Nic'te Ermeni Ortodoks Kilisesi papazlarının -ari, -iri, -hoi ile biten Udilerin soyadlarını Ermeniceye benzetmek için -yan ile bitecek şekilde kaydetmeleri Udilerin kimliklerini kaybetmelerinde ve sayılarının azalmasında etkili olmuştur. Bu nedenle Karabağ Savaşı sırasında Nic’teki bazı Udiler Ermeni olarak kabul edildiği için bazı sıkıntılar yaşadıkları bilinmektedir (Clifton vd., 2005).


Günümüzde sayılarının 8600’e yakın olduğu düşünülen ve neredeyse yarısının Nic’te (6) yaşadığı bilinen Udilerin (7) bir bölümü Ermeniceye benzetilen soyadlarını değiştirmeye başlamış ve Ermeni Ortodoks Kilisesi yerine Alban Kilisesi’ni yeniden kurulması ile ilgili de çalışmalar yapmaya başlamışlardır (Clifton vd., 2005).  Özellikle 2003 yılında Azerbaycan’da Alban-Udi din topluluğunun devlet tarafından tescillenmesi (azerbaijans com) Udi (Alban) kimliğinin yeniden güçlenmesini dolayısıyla Ermenilerin çeşitli halkları Gregoryanlaştırmak suretiyle coğrafi ve kültürel alanda genişlemeye yönelik stratejisine de önemli bir darbe vurulmuştur. Bu bakımdan Bakü’nün Albanların başta geçmişte zorla verilen Ermenice soyadlarının yerine kendi soyadlarını yeniden kullanmalarına olanak veren girişimleri, Alban kilisesinin devlet tarafından resmen tanınması ve Albanlara ait kültürel değerlerin korunmasına yönelik çalışmalar yapması Alban nüfusunun azalmasını engellemiştir.



SONUÇ

Ermeniler; kendisinden çok daha önce Hristiyan olan Albanların kültürel mirası üzerine inşa ettikleri ilk Hristiyan devlet oldukları miti ve Kafkasya’nın otokton halkı olmamakla birlikte kendilerinin etnik ve kültürel olarak Kafkasya’nın asıl sahipleri oldukları yönündeki propaganda ile özellikle Batılı ülkeler nezdinde “ayrıcalıklı” bir devlet haline gelmeye çalışmaktadır. Bu maksatla, Güney Kafkasya’da Albanlara ait ilk Hristiyan dini eserlerinin birçoğu Ermenilere ait mimari gelenek ile yeniden inşa edilerek sahiplenilmiştir. Ancak tüm yok etme politikalarına rağmen başta Azerbaycan’ın Seki kasabası Kiş köyünde bulunan Kafkasya’nın ilk kilisesi olmak üzere Albanlara ait birçok dini eserin varlığı bu kadim halkın Ermenilerden çok önce Hristiyanlığı kabul ettiğini ve hatta Ermeniler arasında Hristiyanlığın bilinmediği dönemlerde bile Albanların yaygın olarak Hristiyanlığı kabul ettiğini ispatlar niteliktedir. 


Ermenilerin asimilasyon politikası yalnızca Albanlarla sınırlı kalmamış; içerisinde Türklerin, Perslerin, Greklerin de olduğu Gregoryanlığı kabul etmiş her topluluk Ermeniler tarafından sahiplenilmiş ve söz konusu etnik grupların tüm kültürel ve dini mirasını da “Gregoryanlık” potasında eriterek mono milliyetçiliğe dayalı bir Ermeni kimliğini inşa edilmeye çalışılmıştır.


Bağımsızlığını kazandığı 1991’den bugüne kadar yaşadığı ekonomik sorunlarını çözemediği için nüfusu her geçen gün azalan, ekonomisi bütünüyle Rusya’ya bağımlı hale gelen Ermenistan; Yukarı Karabağ’ın işgali nedeniyle de Güney Kafkasya’da dışlanmış ve bölge için tam anlamıyla bir istikrasızlık kaynağı haline gelmiştir. Karabağ’da kendisine sadık bir Hristiyan tebaa yerleştirmek isteyen Rusya tarafından bölgeye yerleştirilen Ermeniler, bölgede yaptıkları işgal ve katliamları “Hristiyanlığın savunucusu” olma propagandası ile unutturmaya çalışmaktadır. 


Tüm tarihi gerçeklere rağmen Alban mirası üzerinden ilk Hristiyan devlet olduğu iddiasını dillendirmeye devam eden Ermenistan, Hristiyanlığı hem bölge hem de uluslararası siyasette en önemli araç olarak kullanmaya devam etmektedir. Örneğin, Eylül 2001 yılında Papa’nın  da katıldığı törenlerle Ermenistan’da Hristiyanlığın ve Apolistik Ermeni Kilisesi’nin 1700. kuruluş yıldönümünün kutlanması Ermenistan açısından bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Bununla birlikte günümüzde sözde Ermeni soykırımı kabul eden yirmiye yakın ülkenin çoğunluğunun Hristiyan çoğunluğa sahip olmasının (8) da Ermenilerin bu yöndeki politikalarında oldukça başarılı olduğunu göstermektedir.


Sonuç olarak, günümüzde mütecaviz ve saldırgan politikaları nedeniyle Güney Kafkasya’da “istikrasızlık kaynağı” olarak görülen Ermenistan, Azerbaycan topraklarının işgalinden, Türkiye ve Gürcistan’a yönelik mütecaviz tavırlara, ASALA terör örgütünün yaptığı katliamlardan, Hocalı Soykırımı’na kadar yaptığı birçok olumsuz faaliyetlerini ilk Hristiyan devlet mitinin gölgesinde ört bas etmeye çalışmaktadır. Yukarı Karabağ’ın işgalini ve hatta 1992’de Hocalı’da gerçekleştirilen “Türk Soykırımı”nı “Hristiyanların Müslümanlara karşı mücadelesi” şeklinde dini bir motifle dünyaya sunmaya çalışan Ermeniler, özellikle Hristiyan dünyasından gelebilecek tepkileri azaltmaya çalışmaktadırlar. Hocalı soykırımına bizzat katılmış Ermeni militanların daha sonra yazdıkları hatıralarında (Zori Balayan ve Daud Kheyriyan yazdıkları kitaplar gibi) bu gerçeği net olarak görmek mümkündür. 



Yrd. Doç. Dr. Esme ÖZDAŞLI
Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü, 
Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Y.2016, C.21, S.2, s.557-566./PDF

dipnotlar:
1) Roma İmparatorluğu ile Pontus devleti arasında M.Ö. 88’de başlayan ve uzun yılar devam eden savaşlardır.
2) Ermenice patriklik anlamında kullanılan Katolikos; Ermeni Apostolik Kilisesi’ne ait en üst düzey unvandır.
3) Dil bilimciler Ermeniceyi eski Ermenice (V-XI yy), Orta Ermenice (XI-XVII yy) ve yeni Ermenice (XVII sonrası) olarak üçe ayırmaktadırlar. Eski Ermeniceye Grabar da denilir. Bkz. (Moses, 2006: 6).
4) Ermenilerin Azerbaycan tarihine yönelik tahribatı yalnızca Albanlarla sınırlı değildir. Örneğin, işgal atındaki Şuşa mağarasının, Şuşa’nın kale duvarlarının, Azerbaycan’ın meşhur şairi Molla Penah Vagif’ın Şuşa’daki mezarının, Fuzuli’de bulunan Şah Abbas Kervansaray’ının, Kelbecer, Laçın, Kubadlı, Zengilan’daki tarihi ve kültürel öğelerin Ermeniler tarafından tamamen yok edildiğine yönelik bilgiler de bulunmaktadır (Aras, 2008:136).
5) Kafkasya’nın otokton halklarından olan Udilerin Albanların torunları olduğunu destekleyen en önemli unsur bitişimli bir dil olan Udice’nin Alban diline en yakın dil olarak kabul edilmesidir. Bkz. Moses, a.g.e., 2006, s. 5. Bu durum Hint-Avrupa dil ailesine mensup ve Kafkasya’nın yerli halkı olmayan Ermenilerin Albanların kendi ataları olduğu yönündeki tezini de bütünüyle çürütmektedir. 
6) Sayıları 8600’e yakın olduğu tahmin edilen Udilerin 4600’ü Nic’te yaşarken, diğerleri Rusya, Gürcistan gibi ülkelerde yaşamaktadırlar (Clifton vd., 2005).
7) 1989’da yapılan nüfus sayımına göre SSCB’de yaşayan Udilerin sayıları 7981 olarak tespit edilmiştir (Clifton vd., 2005)
8) Sözde Ermeni soykırımını tanıyan ülkeler arasında çoğunluğu Müslüman olan tek ülke Lübnan’dır. Ülkede düzenli olarak nüfus sayımı yapılmadığı için ülke nüfusunun dini inanışıyla ilgili net bir oran vermek mümkün değildir. Ülkenin kurucu belgesi olan 1943 tarihli Milli Mutabakat’a göre cumhurbaşkanının Hristiyan Maruniler’den seçilmesi ve sayıca az olmalarına rağmen siyasi/ekonomik anlamda güçlü olan Ermenilerin 1997’de sözde soykırımın tanınmasında etkin rol oynadıkları bilinmektedir. Net olmamakla birlikte Ermenilerin Lübnan nüfusunun %6’sına tekabül ettiği tahmin edilmektedir.


KAYNAKÇA
* “Albanians”(link) 05.12.2015.
* “Albanlar”, (link) 09.01.2016.
* ALSADT, A. L. (1992). The Azerbaijani Turks: Power and Identity under Russian Rula, Hoover Institution Press, Standford.
* ARAS, Osman Nuri (2008). “Karabağ Ekonomisi ve Karabağ Savaşı’nın Ekonomik Etkileri”, Karabağ Savaşı: Siyasi, Hukuki, Ekonomik Analiz, Der. Osman Nuri Aras, Qafqaz Üniversitesi Kafkasya Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Bakü.
* ASLANLI, Araz “Karabağ Sorunu Çözüme Ne Kadar Yakınız? Çatışmalardan Savaşa, Savaştan Ateşkese-2”, Türksam,(link kırık-SB)(28.12.2015).
* ASLANOVA, F. (2012). “Ermeni Tahribatına Maruz Kalan Azerbaycan Mezar Taşları”, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 9: 29-36.
* CLIFTON, J., CLIFTON, D. A., KIRK, P. ve LJOKJELL, R. (2005). “The Sociolinguistic Situation of the Udi in Azerbaijan”, SIL International, (link) 22.09.2015.
* COENE, F. (2010). The Caucasus: An Introduction, Routledge, New York.
* DEDEYEV, B. (2008). “Dağlık Karabağ Sorunu’nun Tarihi Arka Planına Bakış”, Karabağ Savaşı: Siyasi, Hukuki, Ekonomik Analiz, Der. Osman Nuri Aras, Qafqaz Üniversitesi Kafkasya Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Bakü.
* FEIGL, E. (2001). “Ermeni Milli Kilisesinin Zaferi ve Trajedisi”, Ermeni Araştırmaları, Sayı 2, (link) 25.12.2015.
* KALAFAT, Y. “Gregoryan Türklerinin Stratejik Boyutu”,(link) 01.09.2015.
* “Karabağ’ın Hristiyanlık Tarihi”, (link kırık-SB) 01.02.2016.
* KÜRKÇÜOĞLU, E. (2013). “Emeviler Zamanında Ermenistan Topraklarına Yönelik İslam Fetihleri ve Ermenistan’da Arap İdari Yapısının Kurulması”, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 50: 115-142.
* MOSES, K. (2006). Alban Tarihi, Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine çeviren Yusuf Gedikli, Rusça ve İngilizce Nüshalarını Karşılaştırarak Azerbaycan Türkçesine Çeviren Ziya Bünyadov, Selenge Yayınları, İstanbul.
* "Reply by the Delegation of the Republic of Azerbaijan "to the Response of the Delegation of the Republic of Armenia to the Written Questions No. 526 and 528 by the Azerbaijani Parliamentarians Ms. Pasheyeva and Mr. Huseyinov”, Azerbaijan Foreign Policy Planning and Strategic Studies Department, (link) 11.10.2015.
* SEZGİN, M. N. (2002). “Ermeni Kültür Stratejisi ve Albanlar”, Ermeni Araştırmaları, Ermeni Araştırmaları Enstitüsü, Sayı 5, Bahar 2002, (link) 10.09.2015.
* STUARD, J. (1994). an Ethnohistorical Dictionary of the Russian and Soviet Empires, Green Publishing Group, Westport.
* ZERDABLI, I. B. (2004). Zerdabli, The History of Azerbaijan: From Ancient Times to Present Day, Rossendale Book, London.
* Rüxsarə Quliyeva (2012). “Alban Etnosu Konusuna Dair”, TURAN-SAM, Cilt 4, Sayı 15,ss. 24-30.
* “Qədim Azərbaycan Dövleti: Albanya”, (link) 21.01.2016.






THE HISTORY BUILT ON ALBANIAN CULTURAL HERITAGE:
A RESEARCH ON THE MYTH OF ARMENIANS ARE THE "FIRST STATE" ACCEPTED CHRISTIANITY
Suleyman Demirel University, The Journal of Faculty of Economics and Administrative Sciences, Y.2016, Vol.21, No.2, pp.557-566

Albania that ruled nearly 1000 years between the B.C. 8th century and 3rd century, was a confederate state made up of 26 ethnic groups. In Albania, where native people from the Turks, the Persians and the Caucasus existed, had been built a powerful civilization via cultural elements that had these ethnic groups. The heritage of this civilization, which has an important place in terms of both the South Caucasus Christianity and the World Christianity as a result of accepting the Christianity as the state religion for the first time in A.D. 313, still maintains its existence despite the annihilation policy of Armenian Church for hundreds of years.As the allegetion of "being the first Christian state" that is a huge source of prestige for the Armenian is to be eliminated by the existence of Albania, Armenians have embarked on a brutal assimilation policy against Albanian religious and its cultural heritage and have tried to write a legendary Armenian history through Albanian heritage for centuries. But in fact; Kish chapel, which is the first church of the South Caucasus and Albanian religious works, located in Azerbaijan, much of which is occupied, invalidate the claims of the Armenians.





From a legend of the first Christian state to the strategy of occupation: Brief history of the Albanians
Baku, May 8, 2013 – Newtimes az (link)

Submitted for the competition held by "Newtimes.az” web portal on the occasion of the 95th anniversary of the declaration of the first secular and democratic republic of the Orient.

According to Greek and Roman sources, including the likes of Strabon, Ptolemeus and Plinius, Albania which meant "mountainous region” in Greek and Latin defined a space between the Caspian Sea and Georgia extending from Caucasus Mountains in the north down to the Aras River in the South.

Presumably, a region that totally conformed to the boundaries of modern Azerbaijani lands acquired the name Arran (Erran) upon the Islamic conquest and the Albanian name was largely obliterated in the wake of complete Turkic takeover of the region. Reigning for nearly 1000 years, from 3rd century BC to 8th century AD, Albanian State was comprised of ethnic groups speaking 26 different tongues and Turks were known to be among those.

Researching the history of Albanians, revealing their state, society and cultural structure throughout various periods is crucial in terms of defining international, cultural and mutual boundaries, and general ethnic-cultural picture of the South Caucasus, and their historical and cultural realities and identity. Therefore, starting with the problem of Nagorno Karabakh, it is impossible to correctly analyze confrontations in the region without researching the Albanian history.

Despite that most communities inhabiting historical Albanian lands converted to Islam in the wake of invasion during Omar’s rule, non-Muslims continued to largely inhabit mountainous areas of central and northern Azerbaijan, such as Nagorno Karabakh. This Christian community known as Albanians, gradually became Gregorian under the influence of Armenians, with churches turned into Armenian ones and literature translated into Armenian. Eventually, all attributes pertaining to the Albanian people were obliterated. Claiming the legacy of Albanians, who in fact adopted Christianity long before they did, Armenians pursued a policy of obtaining privileges from the West by appropriating a self-branded title of the "first Christian nation” of the world. One of the key evidences that vividly expose the fraud is the term "Christian Turks” used by Russian sources to describe Gregorian population of Karabakh of the time.

Ignoring Albanians and the Albanian civilization that ruled the lands inclusive of the Nagorno Karabakh, Armenians claim Nagorno Karabakh to be a part of some ancestral Armenian kingdom, and suggest that churches are the proof. Nevertheless, mere chronology may reveal that those churches belonged to one of the indigenous people of the Caucasus - Christian Albanians.

Guided by some Machiavelli approach and certain political calculations, Armenians sought to claim the legacy of Albanians. Emphasis on the thesis about the first "Christian nation” on earth, especially favored by the Armenians historians, is a strategy to obtain support from the Christian world. This support was employed to exert diplomatic and political pressure upon neighboring countries and to disguise unjust actions of the Armenians, from extermination of the Albanians to the occupation of Azerbaijani lands in the 1990s and expulsion of 1 million refugees and internally displaced persons  under the curtain of martyrdom and myth of the first Christian state.

Armenia’s policy of aggression targeting its neighbors is closely linked with historical distortion of the Armenia’s name. The name "Armenia” is known to be commonly used in history as a geographical name that defines a space from Eastern Anatolia to South Western-Caucasus, deprived of definite borders and domestic consistency.

Nation that is today called Armenians and that refers to itself as "hay”, nurturing a legend of being descendants of a father named "Hayk”, has nothing to do with historically used geographical name of Armenia. Assyrian, Median, Persian and Parthian sources as well as Anabasis of Xenophon and Geography of Strabo fail to mention "hay” or the name "Hayastan” that describes the country.

Hayk tribe, alien to the region known as Armenia and unmentioned in ancient sources, assumed the name of the region as ethnic identity and thus, tried to substantiate its historical claims. Similarly, the hayk tribe, that was subsequently to acquire the name "Armenian”, chose the strategy to purloin political, economic and cultural values of the Gregorian societies in the name of Armenians. Thus, Christianity and Gregorian etiquette connected with it became a key element of Armenian identity. In this regard, words of the Armenian historian Pasturmajiyan describing the church best reflect the role of the religion in shaping of Armenians as people: "It’s a body that serves the purpose of reincarnation of every Armenian soul”.

This mono-nationalistic policy pursued by the Armenians constitutes an obvious monument of anachronism, contradicting the Zeitgeist (spirit of the time). However, due to incomprehensive delivery of the realities to world’s Christian community and fanatic religiousness of certain Christian quarters entailed rendering of unjustified support to the Armenians. Owing to support of the Christian world founders of one thousand years long culture – Albanians were banished to the dusty shelves of history.

Conclusion

Forwarding completely detached from historical truth territorial claims against almost all its neighbors, with the exception of Iran, Armenia alleges to be the "first Christian state” while in fact having appropriated the legacy of the Albanian society that long preceded them. Thus, occupation of the Azerbaijani lands, policy of aggression against Turkey and Georgia, genocide in Khojali and massacres committed by the ASALA terrorist organization are disguised under the myth about the "first Christian state”.

Dr. Esme Ozdashli
Assistant Professor Faculty of Economic and Management Sciences
Mehmet Akif Ersoy University, Burdur/ Turkey

*Audrey L. Altsadt, The Azerbaijani Turks: Power and Identity under Russian Rule, Hoover Institution Press, Standford, 1992, s. 3.
*İslam Ansiklopedisi, Cilt 3, İstanbul, 1991, ss. 394-395.
*Frederik Coene, The Caucasus: An Introduction, Routledge, New York, 2010, s. 97.
*Yaşar Kalafat, Mahmut Niyazi Sezgin, "Ermeni Kültür Stratejisi ve Albanlar Meselesi”, 
*Bilal Dedeyev, "Dağlık Karabağ Sorunu’nun Tarihi Arka Planına Bakış”, Karabağ Savaşı: Siyasi, Hukuki, Ekonomik Analiz, Der. Osman Nuri Aras, Qafqaz Üniversitesi Kafkasya Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Bakü, 2008, ss. 17-18.
*Yaşar Kalafat, "Gregoryan Türklerin Stratejik Boyutu”
*Gish Temple, being the first chuch of the South Caucasus and built by Albanians in Gish village in Shaki district of Azerbaijan, frustrates the Armenain myth about the "first Christian state”.
*"Reply by the Delegation of the Republic of Azerbaijan "to the Response of the Delegation of the Republic of Armenia to the Written Questions No. 526 and 528 by the Azerbaijani Parliamentarians Ms. Pasheyeva and Mr. Huseyinov”, Azerbaijan Foreign Policy Planning and Strategic Studies Department, pp. 4-6
*Allegations of the Armenians on the establishment of the first Christian state in the year 301 are inconsistent with the historical facts. Those years coincide with the rule of the Roman emperor Diocletian, known to be a follower of radical pagan faith that waged merciless struggle against Christianity. Known to be the last ruler tyrannizing Christians, in the year 303 he issued a decree leading to comprehensive pressure upon the Christians. Meanwhile, Diocletian’s associate, Armenian Prince Tridat lived in exile in Rome due to occupation of his lands by the Sasanians and was only able to return home in 298. Apparently, it was inconceivable for a vassal Armenian prince, deprived of political independence, to proclaim Christianity as an official religion. Even "Gregory the Illuminator” was among the victims of enforcement of Diocletian’s decree by Tridat. Deemed by the Armenians the "genuine” enlightener, Gregory was imprisoned for 14 years, and was only released in 313, upon the issuing of a Milano decree by the Roman emperor Constantine I that lifted the pressure against the Christians. Taking into account that the decree is considered to be an official recognition of Christianity in the Roman Empire, the earliest adoption of Christianity in Armenia was possible in 314; it totally obliterates the thesis on Armenia being the first Christian state (see Erich Feigl, "Ermeni Milli Kilisesinin Zaferi ve Trajedisi”, Ermeni Araştırmaları, Sayı2,Haziran-Temmuz-Ağustos 2001).
*Mahmut Niyazi Sezgin, "Anadolu Türklüğünün Kayıp Halkası: Gregoryen Türkler”, 2023 Dergisi, Kasım 2005, Sayı 15, s. 68.
*Erdal İlter, "Ermenistan Adı, Menşei ve Bazı Ermeni İddiaları Üzerine”, Ermeni Araştırmaları, Sayı 6, Yaz 2002, 





ilgili:

The Kipchaks gave "birth" to more than one nation, indeed. 
For instance - to the Caucasian Albania - the mysterious country about which not much is known. Unfortunately, that subject hasn't been seriously investigated. But sooner or later some of the young scientists would wonder why the symbol of the Caucasian Albania copies the tamga of the Turkic Alban family? 
That family moved to the Caucasus from Altai during the Great Nations Migration. Part of it still remains in Kazakhstan (According to the genealogical book of Alban family, they moved to the steppes of Kazakhstan 150 years before Common Era; they came from the Chuya Valley. It seems they are most ancient and respected family; it relates to the elder group of tribes. Respected (families, apparently?) kyzyl boric, konyr boric, aytbozim, segyz sary, kurman, alzhan, kystyk were among the Albans.)… And how did the Lezghins manage to know about Tengri? (Their Church worshipped Tengri until 1836 following the eastern tradition). The Udins (descendants of the Albans living in Azerbaijan) retained the spiritual culture 
of the Caucasian Albania.... Murad Adji : link













6 Eylül 2017 Çarşamba

Romalılar ile Partlar






Primaporta'lı Augustus, MÖ 20
Zırhının solunda bir Roma'lı, sağında ise bir Parth rehin aldıkları sancağı teslim ederken....


Prof.Firudin Ağasıoğlu : "Partlar "Dış İskitler" yani "dışlanmış olanlar" olarak bilinir."
Prof.Fahrettin Kırzıoğlu: "Partlar Taş Oğuzlar'dr." 
Begmyrat Gerey: Büyük “Part” Türk Devletini Kuran Atalarımız. (M.Ö. 247-M.S. 224). 
Prof.George Rawlinson: "Partlar kesinlikle Turanidir."


Yaralı Part - Efes Parthian Frizi - MS 2.yy (diğer resimler)





Armenia in Period of Augustus: the Struggle of Domination in Rome-Parhia
Yrd.Doç.Dr.Kevser Taşdöner Özcan
Adıyaman Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Adıyaman, 



Parthlar, bugünkü İran’ın yer aldığı coğrafyada yaşıyorlardı. Parthia’dan Anadolu’ya açılan kapı konumunda olan Armenia Krallığı, İ.Ö. 2. Yüzyıl sonlarında Parthların saldırısına uğradı. Atlı süvarileriyle güçlü bir askeri kuvvete sahip olan Parthlar, Armenia kralı Artavasdes’in oğlu Tigranes’i bu saldırıda esir aldılar. İ.Ö. 94 yılında Armenia kralının ölmesiyle oluşan taht boşluğunu, yıllarca Parthlar tarafından esir olarak tutulan Tigranes yine Parthların isteği doğrultusunda doldurdu. Yeni Armenia kralı, Parthlara 70 vadi verdi. Tigranes söz konusu 70 vadiyi Parthlardan gelebilecek bir tehlikeyi önlemek amacıyla mı, yoksa bir şükran duygusuyla mı verdi? Bu sorunun yanıtı kesin olarak bilinmiyor. Ancak kesin olan, Tigranes’in krallığını korumada yeterli olamadığıdır. Çünkü Parthlardan bazı sülaleler, Armenia topraklarına yerleşmeye başlamışlar ve günden güne sayıları artarak güçlenmişlerdi. Armenia Krallığı içinde güçlenen bu Parthialı sülaleler zamanla Armenia Krallığı’nın yönetimini ele geçirmek istediler. Öte yandan Roma, Doğu sınırlarında önemli bir konumda bulunan Armenia Krallığı içinde yaşanan söz konusu siyasi duruma kayıtsız kalmadı. Böylelikle, Armenia Krallığı, Parthia ve Roma arasında ciddi bir mesele haline aldı (1).


Roma Cumhuriyeti’nin iki krallıkla ilk belirgin siyasi ilişkisi, Anadolu’daki krallıklar içinde günden güne büyüyerek güçlenen Pontos Krallığı’nın güçlü kralı VI. Mithridates’in kızı Kleopatra’nın Armenia kralı Tigranes ile evlenmesiyle gelişen hadiseler sonucunda oldu. VI. Mithridates, akrabalık ilişkisi kurduğu Tigranes ile beraber Kappadokia Krallığı’na saldırdı. Tahtından zorla indirilen Kappadokia Kralı Ariobarzanes, Roma Cumhuriyeti’ne sığınarak Pontos kralının zorbalığını Romalı senatörlere anlatarak şikayetçi oldu (2). Ariobarzanes’i dinleyen Romalılar, Kappadokia tahtının ona iade edilmesi gerektiğine karar verdiler ve bu kararın uygulaması için L. Cornelius Sulla’yı İ.Ö. 92 yılında Doğu’ya gönderdiler. L. Cornelius Sulla Tigranes’i yenilgiye uğrattı ve Ariobarzanes’i tekrar tahtına oturttu (3)


Bu arada Armenia Krallığını kendi kontrolünde tutmak isteyen Parthlar, Armenia Krallığı ile Pontos Krallığı arasındaki bu ittifaktan oldukça rahatsız olmuştu. Bu durum karşısında Roma Cumhuriyeti ile bir barış görüşmesi talebinde bulundular. Parthlar daha evvel Roma ile dost ve müttefik olmak için (4) görüşme talebinde bulunmuşlar, ancak bu talepleri bekletilmişti. Böylece Roma’nın kabul ettiği bu ittifak görüşmesi iki devlet arasındaki ilk siyasi anlaşma olmakla beraber, Roma-Parthia arasında yıllarca sürecek olan münasebetlerin zeminini oluşturulmuş oldu. Roma’yı L. Cornelius Sulla’nın temsil ettiği bu görüşmede Parth Krallığı’nı da kralın büyükelçisi Orobazos temsil ediyordu. Görüşmenin ayrıntılarını bilemiyoruz. Eski adı Melitine olan bugünkü Malatya’da yapıldığı tahmin edilen bu anlaşmadan net olarak bilinen, Euphrates’in (=Fırat) Romalılar ile Parthlar arasında sınır olarak kabul edilmesiydi (5).


Sulla ile Parthia kralı arasında yapılan anlaşmadan sonra, Romalı komutan Lucullus İ.Ö. 69 kışında Armenia’nın Tigranokerta (=Silvan) kentine bir sefer düzenledi. Kenti kuşatma altına alan Lucullus’a (6) karşı, Pontos Kralı Mithridates ve Armenia kralı Tigranes, Parthlarla ittifak yapmak istediler. Lucullus bunu öğrendiği zaman Parthia’ya karşı bir sefer yapmayı planladı. Ancak ordusundaki askerler sefere çıkmak istemeyip isyan çıkarınca, sefer planını uygulayamadı. Sonuçta Lucullus, Parth kralına elçiler göndererek yapılan anlaşmayı hatırlatmakla yetindi. Bu dönem içindeki Roma, Parhthia ve Armenia arasındaki ilişkiler, Sulla zamanında yapılan anlaşmayı değiştirmedi (7).


Roma Cumhuriyeti’nin Doğu sınırını çizmiş olan Sulla –Orobazos arasındaki bu anlaşma İ.Ö. 66 yılına kadar bir sorun olmadan iki ülke tarafından korundu. İ.Ö. 66 yılında ise Armenia kralı Tigranes’in aynı ismi taşıyan oğlu Tigranes, taht için babasına karşı isyan çıkardı. İsyanda istediği başarıyı elde edemeyen genç Tigranes, Parthlara sığınarak, Parth kralı Phraates’i Armenia’ya saldırmaları konusunda kışkırttı. Parthlar Armenia’nın belli bir bölümüne kadar istila etseler de zafer Armenia kralının oldu. Bu sonuç karşısında, genç Tigranes bu seferde Romalı komutan Gnaeus Pompeius’a sığındı (8). Ancak genç Tigranes’in bu tercihi, Romalılar ve Parthlar arasında zayıf olan siyasi ilişkilerin giderek bozulmasına sebep olacak başlangıcın temelini attı.


Gnaeus Pompeius, kendisine sığınan genç Tigranes’i yanına alarak yaşlı kral Tigranes’in üzerine yürüdü ve kralı etkisiz hale getirdi. Bu süre boyunca Gnaeus Pompieus, kendisine sorun çıkartmayan yaşlı Tigranes’e Armenia’yı, sefer boyunca ele geçirdiği bölgeleri de bağımlı krallarına bıraktı. Genç Tigranes’e de Gordyene (9) ve Sophene (10)’yi içine alan bir ülkenin kralı yaptı. Ancak bu toprak dağılımları yapılırken, Gnaeus Pompeius’un legatusu G. Gabinus, Euphrates’i (Fırat) geçerek Tigris’e (= Dicle) kadar ilerledi. Böylece, İ.Ö. 92 yılında Roma ve Parthia arasında yapılan sınır anlaşması ihlali ile iki taraf arasında ihtilaf meydana geldi. 


Oldukça açıktır ki, bu ihtilafın sebebi Armenia Krallığı idi. Gnaeus Pompeius’un komutasındaki bir askeri gücün Euphrates’i geçmesine karşılık, Parth kralı Phraates Armenia’ya saldırdı (11)Phraates, Gnaeus Pompeius’a elçiler göndererek Tigranes’in serbest bırakılmasını ve bir daha sınır ihlalinin olmamasını istedi. Ancak kralın bu isteklerinden sadece sınır ihlali ile ilgili olanı kabul edildi ve Roma’nın Parthlar üzerinde üstünlüğünün hissedildiği bir anlaşmaya varıldı. Roma’nın Tigranes konusunda istenileni yapmamış olması, Armenia Krallığı’na müdahale hakkını elinde tutmasını sağlıyordu (12)


İ.Ö. 63 yılında Gnaeus Pompeius, Doğu’da yaptığı düzenlemelerinde oldukça usta davranmıştı. Akdeniz’de zengin bir eyalet kurmuş (13) ve Parthların büyüyen gücüne karşı Güney ve Doğu’da tampon devletler olarak bağımlı krallıkları sıralamıştı (14)Bu sistem etkiliydi. Ancak her ne kadar Tigranes’in kraliyet tacı Romalı general Pompeius tarafından askerlerinin önünde giydirilerek Armenia Krallığı’nın Roma’ya bağımlı bir krallık haline getirilmiş olsa da Roma, söz dinleyen kralların kontrolünde bir Armenia’ya henüz sahip değildi. 


Parthlar ve Romalılar arasında bir sonraki münasebet, İ.Ö. 53 yılında Syria Eyaleti valiliğine atanan Crassus’un İ.Ö. 54 yılında Parthlara karşı düzenlediği sefer sebebiyle oldu. Bu tarihten önce parlak bir askeri başarısı olmayan Crassus, gayri resmi kurdukları I. Tirumvirlik koalisyonunda Gnaeus Pompeius ve Iulius Caesar’ın askeri başarıları karşısında üçlü yönetimin zayıf halkası durumunda kalmıştı. Bu nedenle Crassus, biraz maceracı bir hevesle ve zamansız bir vakitte Parthlara karşı sefere çıktı. İ.Ö. 54-53 yıllarında bugünkü Harran Ovası’nda (Karrhai) yapılan ve yapıldığı yerden dolayı tarihe Karrhai Savaşı olarak geçen bu savaşta, Romalı komutan Crassus hayatını kaybetti. Çok sayıda Roma askeri öldü, pek çok asker esir alındı (15). Dahası Roma ordusunun onuru, sancaklarının düşman eline geçmesiyle yıkıldı. 


Karrhai mağlubiyetinin Romalılara maliyeti, yalnızca savaşta yaşamını kaybeden çok sayıda Roma askeri değildi. Romalılar için utanç kaynağı olan Roma ordunun sancağı Parthların eline geçmiş, Doğu politikasında etkin olduğu Armenia Krallığı da Roma nüfuzundan çıkmıştı. Armenia kralı Artavasdes, Karrhai Savaşı’ndan sonrasında muzaffer Parthia Krallığı ile ittifak yaptı (16). Karrhai Savaşı mağlubiyetinin bir sonucu olan kayıplar ise Roma’nın Parthlar üzerinde intikam hırsının daha da artmasına neden oldu. Ancak Roma’nın öncelik vermesi gereken daha ciddi problemi vardı. Bu problem, Iulius Caesar ile Gnaeus Pompieus arasında patlak veren İç Savaş’tı (17)


İ.Ö. 48 yılında Iulius Caesar’ın zaferiyle sonuçlanan İç Savaş süresince (18) doğal olarak hiçbir Romalı komutan Parthlara karşı sefer düzenlemediği gibi, Armenia Krallığı’nın Parthların hâkimiyetinde olmasına da göz yumdu. Üstelik Gnaeus Pompeius, bu savaşta Cumhuriyetçilerden yana taraf olan Parthlar’dan askeri yardım almıştı. Gnaeus Pompeius tarafından Parthia’ya gönderilmiş olan Labienus da gerekli yardımı getirememiş ve orada kalmıştı. 


Iulius Caesar consullüğü döneminde Parthlar, Syria Eyaleti’ni istila edip bu eyaletin Roma valisini öldürmüşlerdi (19). Caesar bu nedenle Parthlara karşı bir sefer planı hazırlığına başladı. Ancak İ.Ö. 44 yılında bir grup senato üyesi tarafından öldürüldüğü (20) için Parth seferi planını hiçbir zaman uygulayamadı. Iulius Caesar’ın ölümünden sonra bu Parth seferini ilkin İ.Ö. 40 yılında L. Decidius Saxa, sonra da Marcus Antonius üstlendi.


İ.Ö. 41 yılında, Triumvir Marcus Antonius Mısır’dayken, Parth prensi (21) gibi hareket eden Romalı general Labienus’un (22) liderliğini yaptığı bir Parth ordusu Syria Eyaleti’ni istila etmeye başladı (23). Syria Eyaleti’nin tamamını ele geçiren (24) Labienus, Parth prensi Pacorus’u orada bıraktı (25) ve emri altındaki Parth ordusuyla (26) Batı Anadolu’yu ele geçirmek için yola koyuldu (27). Labienus’un etkisiz hale getirilmesi Ventidius adındaki Romalı komutan sayesinde oldu. Syria’daki Parth ordusu da yenilgiye uğratılarak Euphrates’in gerisine çekilmeye zorlandı. Ancak tüm bu sonuçlara rağmen Armenia Krallığı yine Parthların müttefiki olarak kaldı.


Marcus Antonius’un Armenia Krallığı’nı bağımlı krallık haline getirmek istemesiyle başlayan sürecin sonunda devreye yine Parthlar girdi. Özellikle Parthia’da yaşanan taht mücadelesi, bu konuda oldukça etkili oldu. İ.Ö. 37 yılında Parth Kralı olan IV. Phraates, önce babasını zehirleyerek öldürdü, sonra erkek kardeşlerini ve Parthia’nın önde gelen soylularını ortadan kaldırdı (28). Kralın bu katliamından kaçmayı başarabilen Parth soylusu Monaises, Roma’ya sığınarak yardım istedi (29). Monaises’in Parthia’daki durum ile ilgili anlattıklarından dolayı Marcus Antonius, Parth seferi için hazırlıklarına başladı. O aynı zamanda İ.Ö. 53’de Crassus’un Parthlarla yaptığı Karrhai Savaşı ve bu savaşta yenilmesi ve yaşamını kaybetmesi (30) sonucu esir düşen Romalı lejyonerleri ve Roma sancaklarıyla beraber Crassus’un intikamını da almak amacıyla planlarını hızlandırdı (31).


Fakat Marcus Antonius, yapacağı Parth seferi için strateji bir önemi olan Armenia Krallığı’nın desteğini almak zorundaydı. Bu nedenle Armenia Krallığı’nın mevcut kralı tanımak durumunda kaldı. İ.Ö. 36 yılının Nisan sonu ya da Mayıs başında Euphrates’e (=Fırat) doğru ilerleyen (32) Marcus Antonius, yaklaşık 100 bin askeriyle, bunların arasında Armenia kralı Artavasdes tarafından donatılan 7 bin yaya ve 6 bin atlı vardı (33), Armenia kralı Artavasdes’in önerdiği güzergâhı takip ederek Media Atropatane’den (Kuzeybatı Persia) Parthia’ya doğru ilerledi. Armenia kralı ile aynı ismi taşıyan Media Atropatane kralı Artavasdes, Roma ordusuna destek olarak askeri güç sağladı. Ancak bu kral korkuya kapılıp savaş yerini terk edince (34)nihai sonuç Marcus Antonius için felaket oldu. Antonius, büyük kayıp vererek Mısır’a geri döndü (35).


İ.Ö. 36 yılındaki yenilgisinin sebebi olarak Armenia kralını gören Marcus Antonius’un bu konuda planları bitmemişti. İ.Ö. 34 yılında ihtiyaç duyduğu askeri yardım için Armenia kralı ile ittifak yapmak istedi. Ancak Marcus Antonius, Armenia’ya vardığı zaman kraldan beklediği ilgiyi görmedi. Bunu bahane ederek Armenia’ya saldırdı ve kralı esir olarak aldı. Armenia kralı Artavasdes’in oğlu Artakses’i ülkeden sürdü. Yanında Mısır’a götürdüğü Artavasdes’i orada idam ettirdi ve Kleopatra’dan olan oğlu Aleksandros’u Armenia-Media ve Partia kralı ilan etti. Bu gelişmelerden sonra Armenia Krallığı, Romalılar ile Parthlar arasında ciddi bir sorun haline geldi. 


İ.Ö. 31 yılında yapılan Actium Savaşı’nda Marcus Antonius’u yenerek Roma’nın tek adamı olan Octavianus, Mısır’daki işlerini düzene koyduktan sonra Asia Eyaleti’ne geçti. İ.Ö. 30/29 yılının yazını orada geçirdi. İki yıl sonra Augustus adını adı. Geriye kalan yaşımı boyunca hep Augustus adını kullanacak olan Octavianus, artık Roma’nın Princeps’i, yani tek adamı ve imparatoruydu. Roma’nın Doğu’daki durumu ise şöyle idi: 


Actium Savaşından sonra Roma eyaleti yapılan Mısır, Augustus tarafından atanan ve Euquites (=Atlılar) sınıfına mensup bulunan Praefectus rütbeli bir vali tarafından yönetilmeye başlamıştı. Diğer Doğu eyaleti Syria, stratejik bir bölge olduğu için imparator eyaleti yapılmış ve eyaletin yönetimi Legatus Augusti Propraetore rütbeli valilere bırakılmıştı. Anadolu’da Marcus Antonius’un yapmış olduğu düzenlemeler, Augustus döneminde küçük detaylar dışında pek değiştirilmemişti (36). Fakat Augustus, İ.Ö. 25 yılında yaşamını yitiren kral Amyntas’ın ülkesi Galatia’yı Roma eyaleti yaptı. Yani Anadolu’da yeni bir Roma eyaleti kurdu. Böylece Galatia Eyaleti, Roma’nın Doğu’daki sınır eyaleti oldu. Eyalet, Augustus tarafından atanan Legatus Augusti Pro Praetore rütbeli valilerce yönetilmeye başladı. 


Galatia Eyaleti’nin doğu sınır komşusu olan Kappadokia ise Roma’ya bağımlı krallık olarak mevcudiyetini korumaktaydı. Augustus’un Doğu’daki diğer sorunlu meseleleriyle ilgili takip ettiği politikası da Cumhuriyet döneminin geleneksel politikasından farklıydı. Doğu Eyaletleri dâhilindeki pek çok bağımlı krallıklarla ilgili güncellenmesi gereken mevzularda sakin davrandı ve sorunların çözümünde silahsız bir siyaseti tercih etti. Hemen hemen on sekiz yıl boyunca devam eden iç savaşların Roma halkını yormuş olması, onun barışçı politikasını uygulayabilmesinde en önemli kolaylığıydı.


Augustus Dönemi’nde Roma’nın Doğu’da çözmesi gereken en önemli siyasi sorunu Parthlardı. Karrhai Savaşı’nda Parthlar tarafından esir olarak alınan Roma lejyonerleri ve Roma sancakları, hala geri alınabilmiş değildi. Dahası bu savaştan sonra da Roma orduları Parthlar karşısında başarılı olamamış, yenilmişlerdi. Actium Savaşı hazırlıkları esnasında Marcus Antonius Parthlarla yeterince ilgilenmediği gibi, oradaki mevcut Roma ordusunu ihtiyacı dolayısıyla geri çektiğinde, Roma kuvvetlerinin yokluğunu fırsat bilen Parthlar Artavades’in oğlu Artakses’in Armenia kralı olarak tahta çıkmasına yardım etmişler ve sonuçta ilk kez doğrudan Roma düşmanı olan bir kral, Armenia tahtına oturmuştu (37).


Octavianus’un (=Augustus) Mısır dönüş yolculuğu sırasında (İ.Ö. 30/29) Parth kralı Phraates, taht için tehdit olarak gördüğü oğlu Tiridates’i Parthia’dan sürmek için İskitlerle anlaşmış (38) ve İskitlerin yardımı sayesinde kaybettiği yerleri geri alabilmişti. İskitlerin yaklaşması üzerine ülkesi Armenia’dan kaçan Tiridates, o sırada Syria’da bulunan Augustus’un yanına gitmişti (39)Tiridates, Augustus tarafından iyi bir şekilde karşılanmış ve ona, Phraates’e karşı silahlı bir mücadeleye girmemesi şartıyla, Syria’da güvenliğinin sağlanacağı konusunda Augustus tarafından teminat verilmişti (40). Ancak Tiridates, Augustus’un şartına uzun süre bağlı kalamadı. Syria’da bulunduğu sırada Phraates’e karşı savaşmak için sessizce hazırlıklara başladı (41)


Tiridates’in hazırlık haberlerini alan Phraates, İ.Ö. 23 yılında Augustus’a elçiler gönderdi (42). Augustus ise Tiridates’i Phraates’e teslim ederse, karşılığında İ.Ö. 53 yılından beri Parthia’da esir olarak tutulan Roma lejyonerlerini ve Roma sancaklarını geri alabileceğini düşündü. Suetonius’un bu konudaki şu ifadeleri Parthların sorun çıkarmadan teslim olduklarını düşünmemizi imkân dâhiline sokmaktadır:


“Parthlar da hem Armenia’yı isteyen Augustus’a kolayca boyun eğdiler hem de M. Crassus ve M. Antonius’tan almış oldukları sancakları Augustus isteyince geri verdiler, üstelik rehine de sundular, sonra da krallık için birçok kişi yarışırken, Augustus’un onayladığı kişiden başkasını onaylamadılar” (43).





Ancak olup bitenlerin Romalı tarihçinin anlattığı kadar kolay olmadığı, Augustus ve ardıllarının yapmış oldukları seferlerden de anlaşılmaktadır. Her ne kadar büyük bir savaş yaşanmamış olsa da, Suetonius’un söz ettiği gibi kolay bir teslim oluş da söz konusu değildir. 


Mesela, Tiridates’i Phraates’e gönderen Augustus aynı inceliği Phraates’den görmedi. Phraates bir galibiyetin payeleri olarak gördüğü Romalı tutsakları ve sancakları Augustus’a vermek istemedi. Bu durumda Augustus, 21 yaşındaki üvey oğlu Tiberius Nero’ya Parthlara karşı savaşması için komuta yetkisi verdi (44).
Tiberius Nero İ.Ö. 21/20 yılında aldığı görevle Doğu’ya doğru yola çıktı ve onun yaklaştığını öğrenen Phraates endişelendi. Bu durum karşısında Romalı esirleri ve Roma sancaklarını Tiberius’a teslim etmeyi kabul etti ve genç Romalı komutan İ.Ö. 20 yılında, Roma için büyük bir onur meselesi haline gelen esirleri ve sancakları Parth kralından teslim aldı. Ancak esirlerden birkaçı geri dönmemişti. Cassius Dio eserinde, askerlerin ya aldıkları mağlubiyetten dolayı utandıkları ya da savaşta yeterli performans gösteremedikleri için Parth ülkesinde kalma pahasına utançtan kurtulmayı tercih ettikleri için dönmediklerini yazmıştır (45).


Romalı esirlerin ve sancakların geri alınması, Roma’da büyük bir coşku ile kutlandı. Her ne kadar büyük mağlubiyetlerle kaybetmiş olsalar da sonuçta Roma onları geri alabilmişti. Bu bir zaferdi. Augustus’un Res Gestae’yında aktardığı şu satırlarından da anlaşılacağı gibi, Augustus, bu olay için savaş sonrası kazanılan galibiyeti kutlar gibi zafer töreni düzenledi.


“Parthları üç Roma ordusundan aldıkları ganimetleri ve sancakları bana vermek için yakarmak zorunda bıraktım. Bu sancakları Mars Ultor Tapınağı’ndaki kutsal odaya yerleştirdim” (46).


Zafer törenini kutlamak için atıyla kente giren İmparator Augustus’a senato ve halk tarafından Forum Romanum’da bir zafer kemeri dikildi. Kemerin üzerinde Augustus, sadece savaş arabasıyla zafer kazanmış olarak değil, aynı zamanda sancakların kurtarıcısı olarak tasvir edildi (47). Bunlara ilaveten, “Geri kazanılan Sancaklar” lejandlı Roma sikkeleri basıldı (48).


Augustus daha sonra kral Phraates’e teşekkür amaçlı olarak Musa adında İtalyan köle bir kızı hediye olarak gönderdi. Gelişen olaylar değerlendirdiğimizde, Augustus’un köle kız hediyesi ileriki zaman içinde düşünülmüş bir planın parçası mıydı diye düşünmeyi olanaklı kılıyor. Fakat bunun böyle olduğuna dair bir kanıt yoktur. 


Zamanla Musa adındaki genç kız, kralın gözdelerinden biri ve üstelik kralın bebeğini taşıyan şanslı bir kadın oldu. Musa’nın Phraates’ten Phraataces yani “Küçük Phraates” adı konulan bir oğlu oldu. Soylu bir kadından olmayan bu bebek, annesini kraliçeliğe, kendisini de varisliğe taşıdı. Phraateces, yaklaşık olarak İ.Ö. 10 yılında taht için aday oldu. Fakat Phraataces’in tek sorunu yaşça küçük olması değildi. Kralın Vonones, Seraspadanes, Rhodaspes ve Phraates olmak üzere dört oğlu daha vardı. Musa bir şekilde krala bu çocuklarını Roma’ya göndermesi konusunda ikna etmeyi başardı ve böylece Phraataces’in taht için önünü açtı. Roma’ya giden prensler orada unvanlarına yakışır şekilde ilgi gördüler (49).


Roma ile Parthia arasında sakin giden ilişki, Armenia’da zuhur bulan bir kargaşa sebebiyle bozuldu. Artakses, Roma’nın engeline rağmen elde ettiği tahtında Roma karşıtı bir siyaset izliyordu ve ülkesi içindeki tüm Romalıları katletmeye başlamıştı. Kral kendi halkı tarafından istenmese de Parthlardan yeterince destek alıyordu. İ.Ö. 20 yılında Augustus, Tiberius Nero’yu tekrar askerleri ile birlikte bu durumu çözmek için görevlendirdi. Tiberius Nero, Armenia’ya henüz varmamıştı ki kral Artakses muhalifleri tarafından  hunharca katledilmişti. Buna rağmen Tiberius Nero, hazırlıklarına uygun ölçüde başarılı oldu. Sözde bir muzaffer gibi, kurbanlar verdikten sonra, yaptıklarını kutladı (50). Augustus, Armenia kralının ölümünü Res Gestae’da şu sözleri ile aktarmıştır:


“Armenia Maior’u, kralı Artakses öldürülünce, bir eyalet haline getirebileceğim halde, atalarımızın izinden gidip bu krallığı o zamanlarda üvey oğlum olan Tiberius Nero’nun refakatinde Kral Tigranes’in torunu ve Kral Artavasdes’in oğlu Tigranes’e bırakmayı tercih ettim.” (51)


Augustus’un bu sözleri ne kadar samimi duygularını içeriyor tartışılabilir. Çünkü Roma özellikle Marcus Antonius’tan itibaren Armenia’yı bağımlı bir krallık ya da kendi valisinin yer aldığı bir eyalet haline getirme gayesini taşıyordu. Ancak şunu çok iyi biliyoruz ki, Roma içişlerinde karışık olan bölgelerde daha temkinli ve aceleye getirmeden daha çok valisi için sıkıntısız bir yönetimin garantisi olduğu hallerde Roma eyaleti yapmayı tercih etti. Kanımızca, Augustus’un “atalarımın izinden” ifadesi, Roma’nın akıllı, temkinli siyasetçilerine daha çok uymaktadır. 


Nihayeti’nde Res Gestae’da ifade edildiği gibi Tiberius Nero’nun refakatinde ülkesine giden Armenia prensi Tigranes tahta çıktı (52). Artakses’in katledilmiş olması, Tiberius Nero’nun Tigranesi’i tahta oturtmasında işini kolaylaştırmıştı. Tigranes, Parthlar tarafından etkisiz hale getirilinceye kadar birkaç yıl tahtında oturmaya devam etti (53).


Parthlar İ.Ö. 5/6 yılında II. Tigranes’i tahtından indirerek III. Tigranes’i tahta çıkardılar. III. Tigranes, Armenia’yı kız kardeşi ve aynı zamanda eşi olan Erato ile beraber yönetti. Bu durumdan hoşnut olmayan Armenia halkı tekrar isyan başlattı. Augustus İ.Ö. 5 yılında tekrar Armenia’nın içişlerine müdahale etme gereksinimi duydu. Augustus, III. Tigranes ve eşi Erato’yu tahttan indirdi ve II. Artavasdes’i tahta çıkardı. Yaklaşık olarak İ.Ö. 2’de II. Artavades’in yönetimini istemeyen Armenialılar yeni bir isyan daha çıkardılar (54). Armenialılar, sadece krala karşı isyan başlatmış olmayıp aynı zamanda Roma’ya karşı da bir nevi isyan başlatmış gibiydiler. Çünkü çok açık bir şekilde Roma’nın kararlarına karşı geliyorlar ve Roma’yı umursamıyorlardı. Fakat Roma’ya karşı tek başına başkaldırmak için oldukça zayıftılar. Bu nedenle Armenialılar, kadim müttefikleri Parthlardan tekrardan yardım istediler. Bu arada, aynı yıl içinde, Parth kralı Phraates ölmüş ve oğlu Phraataces tahta çıkmıştı. 


Her ne kadar yeni kral Phraataces’in o dönemde Roma ile bir sıkıntısı olmasa da Armenialıların yardım isteğini ret edemedi. Armenia ile Parthia’nın bu cesur girişimlerinin izahı, onların bu tarihte Augustus’un yaşlı olduğunu bilmeleri ve bu nedenle kendilerine karşı koyabilecek güçten yoksun olduğunu düşünmüş olmalarıyla yapılabilir (55). Üstelik Augustus’un gelecekte evlatlık olarak halefi yapacağı üvey oğlu Tiberius Nero, Augustus ile arasını açmış, genç yaşına rağmen, Rodos adasında her şeyden elini ayağı çekmiş olarak inzivadaydı (56)Torunları Gaius ve Lucius ise yaşça küçük ve askeri görev bakımından da tecrübesizdiler. 


Phraataces, Armenia’dan gelen yardım isteğine olumlu yanıt verdi ve onun verdiği destek sayesinde güç kazanan Armenia’daki isyancılar, Artavasdes’in Romalı destekçilerinin mücadelesini kırmayı başardılar. Artavasdes’i tahtından indirerek daha önce Augustus’un müdahalesi ile ülkeden kovulan III. Tigranes ve eşi Erato tekrar tahta çıkartıldı (İ.Ö.1) (57)Böylece Augustus, sorun haline gelen Armenia meselesini sonuçlandırmak için bir kişiyi görevlendirmek zorunda kaldı. Torunlarından Lucius, beklenilmeyen bir anda öldüğü için bu kişi diğer torunu Gaius oldu. 


Gaius, proconsul yetkisi ile İ.Ö. 1 yılında Armenia’ya gönderildi (58). O tarihlerde Phraataces annesi Musa ile bir evlilik yaparak tahtını garanti altına almıştı. Parthia tahtının yeni kralı Phraataces, babasının Roma ile yaptığı barış anlaşmasını devam ettirmek istiyordu. Bu nedenle Augustus’a elçiler göndererek, söz konusu barışın devam etmesini, aynı zamanda dört kardeşinden bir tanesinin kendisine gönderilmesini istedi. Tahmin edileceği üzere, Armenia konusundan hiç söz etmedi. Augustus için önem arz eden konu ise elbette, kralın hiç söz etmediği Armenia konusuydu. Onun bu taleplerine karşı cevabı ağır oldu. Phaataces’in soylu olmayan bir kadından doğmuş olmasını ima eder bir şekilde, cevabında “kral” olarak hitap etmedi. Öyle ki Phraataces tahtı çok da yasal yollarla elde etmemişti. Augustus, Phraataces’ten krallığından bertaraf etmesini ve Armenia’daki kuvvetlerini geri çekmesini istedi. Üstelik kralın başlıca talebi olan kardeşlerinden birinin gönderilmesi konusunda oldukça isteksiz bir tavır gösterdi (59). 


Phraataces olayın ciddiyetini anlamış olmalı ki, işi fazla yokuşa sürmeden durumu sonuçlandırmaya karar verdi. Zaten Roma’ya karşı savaşın yakın olması Parthia’da kargaşaya sebep olmuştu (60). Augustus’a yazdığı mektupta ona “kral” olarak hitap etti. Diğer taraftan Gaius’un geliş haberini alınca telaşlanan kral onunla Euphrates (Fırat) üzerindeki tarafsız bir adada görüşme yapmak istedi. Görüşme, İ.S. 2 yılının Eylül ayının sonu ya da Ekim’in başında yapıldı. Euphrates’in doğu kıyısında Parthlar, batı kıyısında Romalılar askeri kamplarını kurmuşlardı. Her iki tarafın ordusu her açıdan donanımlı bir biçimde, eşit koşullar altında gün boyu görüştüler. Görüşmenin devam ettiği gün sayısı ne kadar bilinmiyor. Ancak alınan kararlardan sonra resmi yemekler ve şölenler için iki gün ayrılmıştı. Her iki taraf birer gece birine yemek ikram etti. Euphrates boyunca daha evvel belirlenen sınırın değişmediği anlaşmada, Phraataces, Armenia’nın içişleri ile ilgili konularda müdahil taraf olmayacağına dair söz verdi. Roma da Phraataces’in muhalif kardeşlerini deniz ötesinde muhafaza edecekti.


Gaius, Parthlarla ilişkileri bir anlaşmaya bağladıktan sonra Syria’ya geri döndü. Fakat Armenia’da hala kargaşa devam ediyordu. Gaius, Med kralı Artabazos’un oğlu Ariobarzanes’i Armenia kralı olarak tahta çıkardı. Ancak Roma’ya karşı son yıllarda direniş gösteren Armenialılar, Gaius’un bu isteğine karşı çıktılar. Armenia’da, milliyetçiler ve Roma’ya yakın olanlar, yani Roma adaylarına sıcak bakanlar olarak halk ikiye bölünmüş durumdaydı. Milliyetçilerin liderliğini Addon adlı bir kişi yapıyordu. İlk etapta Parthlardan destek alamayan isyancılar durdurulabilmişti. Ancak Addon’nun eylemlerine devam etmesi, Gaius’un yeni bir sefer kararı almasına neden oldu. Üstelik Parthlarla yapılmış olan en son anlaşmaya göre, Roma, Armenia üzerinde hareket yetkisini kazanmıştı. Gaius için gerekli olan tek şey, kışın çok sert geçtiği Armenia’da baharın gelmesiydi.


İlkbaharda ve İ.S. 3 yılının yazında isyancılarla bazı küçük sözleşmeler yapıldı. Ancak Addon’nun karargâh merkezi olan Artagira kenti düşünceye kadar Roma galibiyeti kesinleştirememişti. Addon, Gaius ile özel olarak bir görüşme talebinde bulundu. Romalılar tarafından bu görüşme, Addon’nun teslim olması olarak düşünülmüştü ancak sonuç itibariyle öyle olmadı. Gaius, Addon’nun görüşme talebini kabul etti ve isyancı liderinin kalesi konumundaki Artagira kentinde buluştular. İki tarafın görüşmesinde, Romalılar için önemli olan Euphrates Nehri’nin (Fırat) güvenliği hiç görüşülmedi. Muhtemelen bu ihmal Gaius’un tecrübesizliğinden ve düşmanına çabuk güvenmesinden kaynaklanıyordu. Gaius’un toyluğunu sadece bu konuda değil aynı zamanda Addon’la görüşmeye giderken hiçbir önlem almamış olmasında da görüyoruz. Muhtemelen Addon tarafından göz atması için Gaius’a bir belge verildi. Tahminen bu belge sözde anlaşma  metni idi. Gaius belgeyi incelerken temkinsiz haldeydi ve bu yüzden beklenmedik gelen bir kılıç saldırına engel olamadı ve kılıç darbesiyle yaralandı. Saldırı doğrudan Addon tarafından mı yoksa Addon’nun bir taraftarından mı yapıldığı kesin olarak bilinmiyor. Bazı Antik tarihçiler, saldırının Addon’nun bizzat kendisi tarafından yapıldığını düşünmelerine rağmen, kesin olan bir kayıt yoktur. 


Addon bu olay sonrasında hızla kaçmış, ancak karargâhı durumundaki Artagira kentinin düşmesiyle yakalanıp öldürülmüştür. Gaius’un ise aldığı yara ilk müdahaleler sonrasında biraz olsun iyileşme gösterdi, ancak sonradan yarası enfeksiyon kaptı ve İ.S. 4 yılında yaşamı sona erdi. Augustus, Ariobarzanes’in Armenia kralı olarak kalmasını istedi (61). Gaius ile Phraataces arasındaki görüşme, gelecek altmış yıl boyunca yaşanan olaylar için başlıca örnek oldu (62).


Parthia’da ise tekrardan taht kavgaları başladı. Phraataces’in yönetimini kabul etmeyen Parth soyluları birkaç yıl sonra ona karşı ayaklandılar ve kısa bir süre sonra kralı tahttan indirerek, öldürdüler. Phraataces’in yerine, Orodes adında birini kral olarak ilan ettiler. Ancak kralın değişmesi çözüm olmamıştı. Çünkü yeni kral eskilerini aratmayacak ölçüde zalimdi. Soylular tekrar isyan ettiler ve Orodes de Phraataces ile aynı akıbete uğradı ve yaklaşık İ.S. 6 yılında bir festival ya da av sırasında öldürüldü (63)


Son olarak Roma’da bulunan dört Parth prensinden en büyüğü olan Vonones’in gönderilmesini istediler. Augustus bu isteği kabul etti ve prensi gönderdi (64)Vonones küçük yaşta gittiği Roma’da batı kültürü ile büyümüştü. Ülkesine döndüğünde üstelik kral olarak kabul edildiğinde dahi Parth kültürüne uyum sağlayamadı. Artık isyan ederek tahtan kralı indirmeyi bir alışkanlık haline getiren Armenialılar yeni krallarının uyumsuzluğundan dolayı onu da tahtından indirdiler. Yerine Artabanus adında bir kişiyi geçirdiler. Bu durumda Vonones Armenia’ya kaçarak canını kurtardı. Gariptir ki talihi ona tekrar krallık unvanı sundu. Çünkü o tarihte Armenia tahtında kral boşluğu vardı ve Armenialılar Vonones’i kral olarak tahta çıkarmaya karar verdiler. Bu durumdan oldukça rahatsız olan Artabanus (65) Tiberius Nero’ya elçiler
göndererek, Vonones’in krallığını tanımamasını aksi takdirde savaş açacağını söyledi. Vonones (66) ise gittikçe gerginleşen ortamdan dolayı Armenia’dan Syria’ya sığındı. Parthia ve Armenia’da yaşanan bu taht krizleri sürüp giderken, Roma’da taht değişikliği söz konusuydu. Çünkü Roma’nın ilk imparatoru olan Augustus İ.S. 14 yılında hastalıktan dolayı yaşamını kaybetmişti (67).




Sonuç
Roma-Parthia-Armenia ilişkilerinin bir anlaşma ile sonuçlandığı İ.Ö. 92 yılından itibaren yaşanan gelişmeler, Roma ve Parthia arasında güç düellosu şeklinde zuhur buldu. Bu süreçte Armenia Krallığı, bulunduğu coğrafya bakımından Roma ve Parthia tarafından sürekli hâkimiyet mücadelesine maruz kalmıştı. Yaşanan gelişmelerin başlangıç tarihi, Armenia kralı Tigranes’in aynı ismi taşıyan oğlu Tigranes’in taht için babasına karşı gelerek Parthlara sığınması ve Parth kralı Phraates’i Armenia’ya saldırması konusunda ikna ettiği İ.Ö. 66 yılıdır. Ancak istediği sonucu elde edemeyen genç prens, Romalı komutan Gnaeus Pompeius’a sığındı. Romalılar ve Parthlar arasında zayıf olan siyasi ilişkilerin giderek bozulmasına sebep olan bu olay, bundan böyle Roma’nın da dâhil olduğu taht mücadelelerinin başlangıcı oldu. 


Gnaeus Pompieus, Armenia’ya doğru düzenlediği seferinde sorun yaşamadı ancak sefer devam ederken Gnaeus Pompeius’un legatusu G. Gabinus, Euphrates’i geçerek Tigris’e (= Dicle) kadar ilerledi. Pompeius, ordusunun önünde Tigranes’e krallık tacı giydirerek, bu kralı Roma’ya bağımlı kral olarak tayin etti. Böylece, İ.Ö. 92 yılında Roma ve Parthia arasında yapılan sınır anlaşması ihlal edilmiş, iki taraf arasında çıkacak olan geleceğin sorunlarının temeli atılmış oldu. Nitekim Pompeius Roma’ya döndükten sonra Parth kralı Phraates, Armenia’ya saldırdı. Roma ve Parthia arasındaki başlayan gerginlik, bu tarihten itibaren Roma Cumhuriyet döneminin liderlerinin gündeminde yer aldı. İ.Ö. 53 yılında Crassus ve İ.Ö.36 yılında Marcus Antonius’un Parthlara karşı düzenledikleri seferlerde aldıkları malubiyetler Roma’yı oldukça yıpratmış, ancak seferlerle Parthlara karşı alınamayan sonuç, Augustus döneminde diplomasiyle çözüm bulmuştur. 


Parthların elinde bulunan Roma sancakları ve Romalı esirleri geri almayı başaran Augustus ve oğlu Tiberius Nero, Roma adına önemli bir zafer elde etmiş oldular. Ancak Doğu’da sorunlar Augutus’un bu başarısıyla çözümlenmiş değildi. Romalı komutanların sadakatini kazanmak istedikleri Armenia Krallığı içinde taht mücadeleleri yaşanmasının yanı sıra Parthia da sürekli olarak Armenia Krallığı üzerinde etkin oluyordu. Augustus, Armenia Krallığı üzerindeki Parth etkisini kırmak ve Roma’ya bağlı kalacak bir kral atamak için, Armenia’nın iç meselelerine dâhil oldu. Öyle ki Armenia Krallığı’nın sadakati Roma için Doğu topraklarının güvenliği anlamındaydı. Armenia Krallığında çıkan yeni taht mücadelelerinde bu nedenle taraf oldu, torunu Gaius’u Armenia sorunu çözmesi için görevlendirdi. Gaius’un ölümü ile son bulan bu sefer Augustus için büyük bir yıkım oldu. Fakat yine de Augustus, savaşı sürdürmeyi değil barışı tercih etti. Böylece Partlar ile Romalılar arasında bir sorun teşkil eden Armenia konusu, Augustus Dönemi’nde Romalılar ve Parthlar arasında bir büyük savaşa neden olmadan Roma’nın istediği yönde çözüldü. 


Zaman zaman sıkıntılar yaşanmasına rağmen, Armenia, Augustus Dönemi’nde Roma’ya bağımlı bir krallık olarak kaldı. Fakat İ.S. 14 yılında Augustus öldüğü zaman henüz ne Parthia’da ne de Armenia Krallığı’nda yaşanan iç kargaşalar son bulmuştu. Elbette Roma, Doğu’da kaybettiği prestijini tekrar kazandı. Fakat en kayda değer sonuç, Augustus’un Roma’yı yeniden yapılandırmak adına başlattığı reformlarına yönelik idealize ettiği Romalılaştırma politikasında, Roma halkının manevi değerlerine sahip çıkan bir başarı elde etmiş olduğudur.  




Augustus of Primaporta, c. 20 BC
On the left of his breastplate a Roman, and on the right a Parthian delivered standards of the Roman legions back.
Parthians are Saka/Scythian Turkish tribe.
Parthians are the ancestors of Turks (especially Turkmensitan Turks)



dipnotlar:
1 M.A. Kaya, “Romalılar, Parthlar ve Armenia Krallığı (İ.Ö. 92-İ.S.4). Tarih İncelemeleri Dergisi. XIX/1. 2004, 73-74.
2 A. N. Sherwin- White, “ Ariobarzanes, Mithridates, and Sulla”. The Classical Association.27/1. 1977, 173-183. 
3 A. Keaveney, “ Roman Treaties with Parthia circa 95-circa 64 B.C. ”The American Journal of Philology. 102/2. 1981, 195. Sherwin- White 1977, 73 vd.
4 Strabon, XVI. 1.28.
5 Plutarkhos, Sulla. V. 1. 4-6. Keaveney 1981, 196. Kaya 2004, 74. R.J. Ferguson, “Rome and Parthia: Power politics and diplomacy across cultural frontiers”. Centre for East-Weat Cultural and Economic Studies. Bond University. 12. 2005, 7.
6 Plutarkhos, Lucullus XXVI. vd.
7 Keaveney 1981, 199. Kaya 2004, 75. 
8 Plutarkhos,Pompeius XXXII vd.
9 Tigris ( Dicle Irmağı) kenarındaki antik kent.
10 Yukarı Fırat’ın (=Euphrates) doğusunda kalan antik kent.
11 Dio, Rhomaika. XXXVII. 5. Kaya 2004, 76.
12 Plutarkhos, Pompeius 36,39.
13 Pompeius tarafından kurulan Kilikia Eyaleti, coğrafi konumu nedeniyle Parth tehdidi altında olduğundan Roma için önemi daha da artmıştı. Bu sebeple İ.Ö. 52 yılında Gnaeus Pompeius’un çıkardığı “Eyalet Yasası”na (= lex de provinciis) göre Cicero, Kilikia’ya proconsul olarak görevlendirilmişti. Cicero’nun Atticus’a yazdığı mektuplarından hala devam eden bir Parth tehdidinin varlığı açıkça bellidir. Cicero, ad Atticum. V.9; 11; 14. M. Kurt, “M.Ö. I. Yüzyıl Roma-Parth İlişkilerinin Kilikya Eyaleti’ndeki Yansımaları”, Uluslararası Avrasya Sosyal Bilimler Dergisi, 2/2 ( 2011), 3.
14 M.A. Kaya, “Anadolu’da Roma Egemenliği ve Pompeius’un Siyasal Düzenlemeleri” Tarih İncelemeleri Dergisi. XIII. 1998, 163-173. 
15 Bu savaşta 20.000 Romalı ölmüş, 10.000 Romalı asker esir alınmıştı.
16 S. P. Mattern- Parkes, “The Defeat of Crassus and the Just War”, Classical Association of the Atlantic States (JSTOR), Vol.96, No.4, 2003, 387-396.
17 Roma Cumhuriyeti’nin diktatörlüğe doğru gittiği endişesi yaşayan bazı senatörlerinin Gnaeus Pompeius’u Iulius Caesar’a karşı savaşması için ikna etmeleriyle başlayan muhalif hareket, buna karşı, İ.Ö. 48 yılında Iulius Caesar’ın Rubicon Nehri’ni geçmesiyle yaptığı provincia ihlali ile İç Savaş’ın patlak vermesine sebep oldu.
18 Iulius Caesar, Bellum Civile.
19 C.B. Rose, “The Parthians in Augustan Rome”. American Journal of Archaeology. 109/1 (2005), 22. 
20 Suetonius, Iulius Caesar. I. 44.
21 “Parthicus” ismini alan Labienus Roma kültürüne karşı bir yaşam sürüyordu. Dio, Rhomaika. XLVIII. 27.
22 Strabon, XIV. 2.24.
23 Suların durgunlaşmadığı Roma’da, İ.Ö. 44 yılında bir grup senato üyesi tarafından Iulius Caesar suikasta uğradı ve hayatını kaybetti. Roma, Iulius Caesar’ın intikamını almak isteyen taraftarları ve onun katledenler arasında yeni bir İç Savaş patlak verdi. Bu savaştan galip çıkan Iulius Caesar taraftarları olan Iulius Caesar’ın yeğeni ve evlatlığı Augustus (Octavianus) ile Romalı komutan Marcus Antonius’un aralarına aldıkları Aemilius Lepidus ile kurdukları II. Triumvirlik yönetiminde, Triumvirler arasında paylaşılan eyaletlerde, Roma’nın Doğu Eyaletleri Marcus Antonius’un payına düşen olmuştu. Ayrıntılı bilgi için bk. K. Taşdöner, “Romalı Triumvir Marcus Antonius’un Anadolu’da Siyasi Düzenlemeleri”, Tarih Araştırmaları Dergisi, 31/51. (2012), 209-236.
24 Livius, Periocae, 127.
25 D. Magie, Roman Rule in Asia Minor to the End of Third Century after Chirist, Princeton. 1950,430.
26 Kaya 2004, 78. Bu ordu Brutus ve Cassius’un ordularının bakiyeleriyle güçlendirilmişti. Magie1950, 430.
27 Labienus, Çanakkale Boğazı’nın güneyinde kalan tüm Batı Anadolu bölgesini, İ.Ö. 40-37 yılları arasında kontrolü altında tutmayı başardı.
28 Iustinius, XLII, 5.
29 Plutarkhos, Antonius, 37. N.C. Debevoise, A Political History of Parthia. Greenwood-New York. 1968, 121-122. M.A.G. Ravlinson, Altıncı Büyük Doğu Hakanlığı-Parth İlhanlığı. (çev. S. Ülker). İstanbul, 1988, 138 vd. Kaya 2004, 79.
30 Plutarkhos, Crassus 29 vd.
31 Plutarkhos, Antonius, 37. Velleius Paterculus, II, 82. Debevoise 1968, 122, 123 vd.
32 Plutarkhos, Antonius. 37.
33 Debevoise 1968, 124.
34 Strabon, XVI. 1. 28.
35 Güzergâh olarak az bir farkla Iulius Caesar’ın saldırı planını takip edildi. Çünkü ihtiyaç duyduğu atlı birliği kuzeydeki müttefiki tarafından sağlanabilirdi. Debevoice 1968, 123 vd. Plutarkhos, Antonius, 37-52. Florus, IV. 10. Kaya 2004, 79-80. Debevoise 1968, 124-135. Magie 1950, 437. 
36 Ferguson 2005, 9-10.
37 Kaya 2004, 80.
38 Debevoise 1968, 136.
39 Augustus, Res Gestae. XVII. 32. 
40 Ravlinson 1988, 144.
41 Debevoise 1968, 136.
42 Ravlinson 1988, 144.
43 Suetonius, Augustus. II. 21.
44 Suetonius, Tiberius, III. 9. Dio, Rhomaika. LIII. 33. Ravlinson, 1988, 144. Kaya 2004, 81.
45 Suetonius, Tiberius, III. 9. Dio, Rhomaika. LIV. 8. 
46 Augustus Res Gestae. XVI. 29. Dio, Rhomaika. LIV. 8. “Mars Ultor=İntikamcı Mars” tapınağı, İ.Ö. 20 yılında İmparator Augustus’un emri üzerine yapılmıştır. Bk. Augustus, Res Gestae. IX. 21. Sancakların bu tapınağa konmasıyla, Augustus, Crassus ve Marcus Antonius’un yenilgilerinin intikamını almış oluyordu.
47 Dio, Rhomaika. LIV. 8. W. Eck, Age of Augustus. Blackwell. Oxford. 2007, 126.
48 Ferguson 2005, 10.
49 Debevoice 1968, 143-144. Ravlinson 1988, 145. 
50 Dio, Rhomaika. LIV. 9.
51 Augustus, Res Gestae. XV. 27.
52 Suetonius, Tiberius. III. 9.
53 Tacitus, Annales. II. 3.2. Ravlinson 1988, 146. Debevoise 1968, 141.
54 Ravlinson 1988, 146. 
55 Dio, Rhomaika. LV. 9.4, 10,18. Tacitus, Annals. II. 4. 2.
56 Tiberius Nero inzivaya çekildiği vakit, önce Ostia’ya oradan da Campania kıyılarında ilerledi ve daha sonra komutasını yaptığı Armenia seferinden dönerken görüp etkilendiği Rhodos Adasına çekilip mütevazı bir yaşam sürdü. O Rhodos Adasına yerleşmeden önce Augustus’un hastalanmış haberini almış buna rağmen Roma’ya hemen dönmemişti. Suetonius, Tiberius. III. 10,11.
57 Dio, Rhomaika. LV. 9.4, 10,18. Tacitus, Annales. II. 4. 2.
58 Dio, Rhomaika. LV. 10. Gaius bu görevinden önce Doğu’da Arabica görevini henüz yeni tamamlamıştı ve o tarihte Syria’da bulunuyordu. F. E. Romer, “Gaius Caesar's Military Diplomacy in the East”, The Johns Hopkins University Pres, 109, 1979, 208.
59 Ravlinson 1988, 146, 151. 
60 Romer 1979, 208-210. 
61 Tacitus, Annales. I.3.3. Romer 1979, 210-212. Ravlinson 1988, 152.
62 Ferguson 2005, 10.
63 Debevoise 1968, 150-151.
64 Augustus, Res Gestae. XVII.33. Tacitus, Annales. II. 2.2.
65 Parth Kralı Artabanus, Tiberius Nero’ya yazdığı bir mektupta, onu çok sert eleştirmiş, işlediği suçları, cinayetleri, alçaklığını, ahlaksızlığını yüzüne vurarak olabildiğince çabuk kendisini öldürerek yurttaşlarının duyduğu son derece haklı nefret duygusunu yatıştırmasını öneriyordu. Suetonius, Tiberius III. 66.
66 Suetonius’a göre, Tiberius Nero, Parth kralı Vonones’in varına yoğuna haince el koyduktan sonra öldürmüştür. Kral Vonones, halkı tarafından ülkesinden kovulunca, çok büyük bir hazineyle Roma halkının koruyuculuğuna güvenerek Antiokhia’ya sığınmıştı. Suetonius, Tiberius, III. 49.
67 Ravlinson 1988, 153-154. 





ek:

Partlar bilhassa Yahudilere karşı hoşgörülü davranıyorlardı. Selefkiler ve Romalıların baskılarından sonra Yahudiler, Akamenler devrinde olduğu gibi, onları yabancı boyunduruğundan kurtaracak yegane gücün Partlar olduğuna inanıyorlardı. MS.2.yy'daki büyük Yahudi İsyanı'nda Partlardan yardım görmeleri ile şu sözler meşhur oldu:

- Filistin'de bir mezar taşına bağlanmış Partlara ait bir cenk atını görürseniz, Mesih'in gelme saati yaklaşmıştır."

Selahi Diker - Türk Dili'nin Beş bin Yılı




ilgili: